DİN VE BİLİM
Tarih boyunca insanlar meraklarını gidermek adına başlıca iki bilgi kaynağına müracaat etmişlerdir;
tecrübe ve vahiy. Bu iki farklı kaynak iki farklı amaç güderek insanın iki
farklı ihtiyacını gidermeye çalışmışlardır. Tecrübenin ürünü olan bilimler çok
genel anlamda, tabiattaki sebep-sonuç ilişkilerini keşfederek bilgi ve
teknolojide ilerlemeyi, hurafelerden arınmayı, böylelikle insan için hayatı
daha yaşanılır kılmayı amaçlamıştır. Vahiylere dayanan dinler ise varlığın,
düzenin, hayatın ve son olarak da iradenin öncesiz ve hiç umulmadık bir
şekilde gözlerimizin önüne serili oluşlarına bir mana yüklemiş, bunların
kesişim noktasında oturmakta olan insanı bu manayı anlamaya davet ederek
insanın anlam arayışını cevaplamaya çalışmıştır. Bu çerçevede bilimler her
zaman deney ve gözleme dayalı verili alan içerisinde kalmış, dinler ise
bakışları daima hikmet nazarına çevirmiştir.
Farklı maksatlar gütseler de hem bilim hem din örneğini aynı evrenden almaktadır. Bilimin nesnel bir şekilde ele aldığı varlığı din öznel olarak değerlendirir. Bilim için evren bir laboratuvar, eşya ise deney malzemeleridir. Tabiatta gözlemlediğimiz her türlü oluşum ve dönüşüm nedensellik içerisinde, fizik, kimya, biyoloji gibi isimlerle adlandırılan belirli kanunlar çerçevesinde meydana gelmektedir. Örneğin, bilime göre yer kabuğu, magmanın soğuması sonucu katılaşmış ve birbiriyle kenetlenmiş, sürekli hareket halindeki tektonik levhalardan oluşmuştur. Gök cisimleri kütlesel çekim yasasına göre bir denge içinde yörüngelerini takip etmektedir. Atmosferimiz de aynı çekim yasasının etkisiyle dünyanın çekim alanında bulunan gazlardan oluşmaktadır. Oysa din kainata ibret tablosu, mahlukata da nimetler silsilesi nazarıyla bakar. Tabiatta her şey bir ölçü ve düzen içerisinde cereyan etmektedir. Sünnetullah diye isimlendirilen bu düzen, her şeyin arkasında irade sahibi bir yaratıcı olduğunu gösterir. Kur'an'ın bakış açısıyla yeryüzü bir döşek, gökyüzü ise korunmuş bir kubbedir. Güneş ve ay gündüzümüzü ışıklandıran ve gecemizi nurlandıran iki lambadır. Bunlar, insanı rahmetiyle kuşatıp dünyada iskan eden bir yaratıcıyı gösteren ayetlerdir ve elbette böyle bir yaratılış boşuna değildir.
Bağlamlarındaki farklılığa rağmen örneklerin aynı unsurları içermesi din ve bilim algılarımızda yer yer çatışma alanları doğurabilmektedir. Hatta bu çatışmalar sağduyulu bir şekilde analiz edilmezse dine yahut bilime olan inancımızda büyük soru işaretleri oluşabilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki dinin ve bilimin sağladığı veriyi beraber değerlendirerek bir yoruma ulaşacak olan, nihayetinde bir insandır. İnsan ise kısıtlı bir kapasiteye sahiptir. Oysa bütün varlığı kuşatacak kadar geniş uzantıları ve derin kökleri olan iki farklı disiplinde bütüncül bir bilgiye ve çok boyutlu düşünme becerisine sahip olmak kolay değildir. Bilimin tüm branşlarında her türlü şüpheden uzak kesin ve nihai bilgiyle donanmış olmak mümkün olmadığı gibi cahiliye döneminde badiyede yaşayan ümmi arap toplumunun saf mizacını ve tabi zevklerini, kültürel arka planını yansıtan, mecaz ve istiarelerle dolu hayal hazinelerini barındıran, zengin ve nahvi bir dil olan Arapça’nın bütün inceliklerine ve geçmişten bugüne kavramsallaşarak gelişen dini ilimlere tümüyle vakıf olmak da mümkün değildir. Buna ilave olarak, insan bazı alanlarda kendisini geliştirirken diğer alanlarda kabiliyetlerini köreltebilmektedir. Bireyler somut-soyut, sayısal-sözel, maddi-manevi olarak ayrılan alanlarda farklı yatkınlıklara sahip olabildikleri gibi bu alanlardan birine yöneldikleri zaman diğerinde gerileyebilmektedir. Belirli meslek gruplarındaki insanların meselelere yaklaşım tarzları, akıl yürütme biçimleri, hatta karakterleri, o mesleğin gereksinimlerine göre şekillenebilmektedir. Din ve bilimi bir arada yorumlayabilmek ise aynı anda hem soyut hem somut düşünebilmeyi, matematiğin kesinliğini belagatın gizeminden ayırt edebilmeyi, gerektiğinde rasyonel, gerektiğinde imgesel bakabilmeyi, sebepler dünyasında yaşarken nihilizme sapmamayı, müsebbibül esbaba iman ederken de hayattan kopmamayı gerektirir.
Din ve bilimi bir arada muhakeme edebilecek yetkinliğe sahip olmanın zorluklarının yanında, insan aklını tesir altında bırakan ve yanlış hükümlere yönlendiren başka insani engeller de bulunmaktadır. İnsanın zaaflarından biri akli melekelerinin istemsiz olarak duygu durumunun, ön kabullerinin, heva ve heveslerinin, alışkanlıklarının, tarafgirlik hislerinin, benlik faktörünün ve sürekli menfaatini kollama dürtüsünün etkisi altında olmasıdır. Akıl bir yolda ilerlerken her zaman önden gitmez, çoğu zaman etkisi altında olduğu duyguların arkasına takılır. Bunun bir örneği, insanın içinde yaşadığı toplumun genel kabul görmüş değerlerinden ayrı düşmek istememesidir. İnsan sosyal bir varlık olma cihetiyle toplumdan güç alır. Toplumun bir parçası olmak onun hayatını kolaylaştırdığı gibi toplumun değerleriyle paralel düşünmek de ona zihinsel bir konfor alanı sağlar. İnsanın bu konfor alanından çıkıp kendi fikir dünyasını inşa etmesi, dini veya dünyevi bir konuda gerçeğin peşine düşmesi ciddi bir çaba harcamasını gerektirir. Bundan daha da zor olanı ise, gerçeği bulduktan sonra bu gerçeğe göre kendi hayatına şekil verme gerekliliğidir. Oysa içinde bulunduğu sosyal dokunun genel kabul görmüş değerleriyle uyum içinde yaşamak çok daha kolay ve tehlikesiz bir tercihtir. İnsanın bu özelliği akademik çevredekiler için de, dini oluşumlardakiler için de geçerlidir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle insanların akıllarını kullanarak ulaştıkları sonuçlar her zaman saf aklın ürettiği mutlak doğrular olarak değerlendirilemez. Zaten tarihin belirli dönemlerinde birbiriyle çelişen, hatta çatışan çok sayıda felsefi ekolünün varlık göstermiş olması buna delildir. Akla dayandığını iddia eden birçok kültürel, siyasi, dini akım geniş kitleler tarafından bir müddet kabul görmüş fakat zaman içerisinde etkisini kaybetmiştir. Hatta, insanoğlunun hak ve hakikate karşı işlediği suçların dosyası o kadar kabarıktır ki içinde sahte delil üreten bilim adamlarından kendi kutsal kitaplarını tahrif eden din adamlarına varıncaya kadar akıllarını dürtülerinin emrine vermiş bir yığın sahtekarın sabıka kaydı doludur. Günümüzde de hem din hem bilim, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ideolojik ve siyasi kamplaşmaların ve kişisel çıkarların aparatı olmuş ve popülizmden fazlasıyla hissesini almıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bizim dini metinlerden çıkardığımız yorumların, içinde bulunduğumuz zaman diliminin bilimsel verileriyle çelişiyor gözükmesi, din ve bilimin ontolojik olarak çatışması anlamına gelmemektedir.
Kudret kalemiyle yazılmış bir kitap gibi gözlerimizin önüne serilen kainat, çok önemli bir mesaj içermektedir. Bu mesajı okuma görevi, halifelik misyonuyla dünyaya gönderilen insana verilmiştir; çünkü insan, tam da bu görevi yerine getirebilecek bir fıtrat üzerine yaratılmıştır. Kainatta olan hemen her şey bir şekilde insanın yaratılışına yerleştirilmiştir veya insanla ilişkilendirilmiştir. Adeta insan küçültülmüş bir kainattır, kainat ise büyük bir insandır. Maddesi ve ihtiyaçları cihetiyle insan zaten birçok unsurla bağlantılıdır. Cismi kainatın her bir tarafındaki farklı atomlardan süzülerek yaratılmıştır. Kendisi gibi birçok hayat sahibi varlıkla benzeşmektedir. Rızkını elde etme zorunluluğu onu doğrudan toprakla, yağmurla, güneşle bağlı hale getirir. Gece ile gündüzün birbirini takip ediyor oluşu, mevsimlerin oluşumu insanın yaşamsal döngüsünün bir parçasıdır. Göğün dengesi ve düzenin devamı hayatın olmazsa olmaz gerekliliğidir. Hayatını idame ettirmek için gerekli olan ihtiyaçları onun tabiatla zaruri bir bağ kurmasına neden olmaktadır. Duyu organları vasıtasıyla eşyayı ayrıntılı bir şekilde tanırken hazzı ve acıyı tecrübe eder. Menfaat ve zararı öğrenir. İnsan, yaşamsal ihtiyaçları söz konusu olmadığı durumlarda, diğer canlıların aksine, merak cihetiyle veya muhabbet cihetiyle varlığa ilgi duyar. Uzayın sınırlarını keşfetmek ister. Atom altı parçaları gözlemlemek için uğraşır. Hayatın nasıl başladığını, evrenin sonunun ne olacağını araştırır. Çevresindeki her şeyle akli veya duygusal bağlar kurar. Nesli tükenmiş canlılara üzülür. Buzullara sıkışmış balinaları kurtarmak için yardıma koşar. Midesini doyurduğu gibi aklını ve kalbini de doyurmak ister. İnsan sadece bedeni yönleriyle değil, ruhi yönleriyle de kabiliyetlerle donatılmıştır. Kemalata tutkundur, hep mükemmeli arar. Yüreğinde merhamet duygusu taşır, menfaati olmadığı halde başkalarına yardımcı olur. Haksızlık karşısında öfkelenir, bu uğurda mücadele eder. Ailesini, mülkünü sahiplenir. İnsandaki bu bütüncül yaratılış, her şeyle ilgili oluş, benlik, akıl ve duygular onu eşyayı tanıma, sebep-sonuç ilişkileri kurma, fiilden faile, sanattan sanatçıya ulaşma, bunun sonucu olarak da yaratıcıyı arama, varoluşun gayesini sorgulama konusunda donanımlı kılar. Bu gayeyi öğrenmek insana yaratıcısı tarafından verilen en önemli görev olduğu gibi insan için ruhunun derinliklerinden gelen bir iniltiyi de dindirmek gibidir. Çünkü insan kendi varlığını anlamlandıramadan huzur bulamaz. Varlığının aslını ve amacını temellendiremeden bir boşluğun üzerine hayatını inşa edemez.
İnsanın mesken edindiği evren ezeli olmadığına göre ve kendisi de sonsuz bir hayat sürmediğine göre, insanın varoluşunun gayesini kendi başına fani varlık içerisinde araması muhaldir. Böyle bir bakış açısı, “Hayatın gayesi yaşamaktır,” demek gibi, içinde bir nevi totoloji barındırır. İnsan varlık gayesini ancak onu yoktan var edenin muradını bilmekle mantıklı bir zemine oturtabilir. Allah’ı tanımadan ve onun rızasını gözetmeden hayata dair belirlenen her hedef bir avuntudan öteye geçemez. İnsanın bu dünyadaki hali, ait olmadığı bir yerde, tanımadığı bir topluluğun arasında, nasıl ve niçin getirildiğini bilmeden gezinip duran bir adam gibidir. Ne yapacağı hakkında hiç bir fikri bulunmayan böyle bir yabancı, nasıl ki her şeyden önce bulundugu mekanın sahibini öğrenip oraya getiriliş nedenini ondan sormak isterse, insanın da Allah’ı tanıyıp vahye kulak vererek varlığın anlamını idrak etmesi en derin ve öncelikli arzusudur. İşte Allah'ın kelamı olan Kuran, insanın bu temel meselesini çözmek için inmiştir ve bizlere Zariyat suresinin 56. ayetinde yaratılış gayemizi şöyle bildirir:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.”
Bediüzzaman'ın bu ayeti tefsir eden Ayetül Kübra isimli risalesinin mukaddimesi aşağıdaki cümleler ile başlamaktadır:
“Bu âyet-i uzmânın (büyük âyetin) sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gāyesi; Hâlık-ı Kâinât’ı (kâinâtın yaratıcısını) tanımak ve O’na îmân edip, ibâdet etmektir. Ve insanın vazîfe-i fıtratı (yaratılış vazîfesi) ve farîza-i zimmeti (boynunun borcu), marifetullah ve îmân-ı billahtır (Allah’ı tanımak ve îmân etmektir) ve iz‘ân (iyice anlamak) ve yakīn (şüphesiz bilmek) ile vücûdunu ve vahdetini (birliğini) tasdîk etmektir.” (Şualar, 7. Şua)
Aklıyla ve en derin sezgileriyle varlığın bir yaratıcıya sahip olduğunu, bu yaratıcının da bir amaç taşıdığını kavrayan insan için, fani ve sınırlı doğasıyla ezeli ve mutlak olan yaratıcıyı tanımaya çalışmak, sonsuz bir yolculukta ilerlemek gibidir. Eşi, benzeri, zıddı olmayan, tasavvur ve tahayyül edilemeyen, mekandan ve zamandan münezzeh, akılların kuşatamadığı yüce yaratıcının zatının, eşyaya beş duyu organının penceresinden bakan insan tarafından idrak edilebilmesi elbette mümkün değildir. İnsanın yaratıcısını tanıması ancak yaratıcının fiilleri üzerinden, yine onun gönderdiği vahyin rehberliğinde ve insani sınırlar içerisinde gerçekleşebilir. Bu çerçevede insan eşya ile kurduğu ilişkiden yola çıkarak bazi kıyaslamalara gider. Yaratıcının mahlukat üzerindeki tasarrufunu kendi dünyasındaki cüzi örneklerle benzeştirir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, “Kendinde bir rububiyet-i mevhume (kuruntudan ibaret bir otorite), bir mâlikiyet (sahiplik), bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had (sınır) çizer, onunla muhit (her şeyi kuşatan, Allah'a ait olan) sıfatlara bir hadd-i mevhum (sanal bir çizgi) vaz eder (belirler). ‘Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur’ diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.” Böyle bir tanıma da yine Allah’ın azametine layık bir tanıma değil, insanın fıtratına uygun bir tanımadır. Hazreti Peygamber (s.a.v) ümmetine öğrettiği bir duada, “Ey bütün mahlukat tarafından bilinen Rabb'im, seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık,” diyerek bu hakikati ifade buyurur.
İnsanın hakikat yolculuğu ciddi bir tefekkür sonucu bir anlık bir bilince erişmekten ibaret olmadığı gibi aklın çerçevesiyle de sınırlı değildir. Hayat, insanı kamil olma yolunda her safhasında ayrı bir idrak seviyesine erdiren, ayrı zorluklarla mücadele gerektiren uzun bir süreçtir. Bu zorlu süreçte insana düşen, akıl, kalp ve salih amel birlikteliğinde bu sürecin her adımını kazanıma çevirecek şekilde vahyin rehberliğine tabi olmaktır. Bu tabiiyetin insana kazandıracağı marifetullah ve muhabbetullah, insanın hayatta elde edebileceği en değerli servet olduğu gibi bu dünyadan ayrılırken yanında götürebileceği yegane şeydir.
“Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra (rahim cidarına) yapışan bir hücreden, sonra esas unsurlarıyla hilkati tamamlanmış, ama bütün azalarıyla henüz tamamlanmamış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyaya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi henüz çocukken öldürülür, kimi de hayatın en düşkün biçimine götürülür. Öyle ki daha önce bildiği şeyleri bilmez hale gelir. Yeri de kupkuru görürsün, ama oraya Biz su indirince çok geçmeden kıpırdanır, kabarır da gözü gönlü açan her güzel çiftten nice nebat bitirir.” (Hac: 5)
Başka bir ayette de insanlara adaleti ayakta tutsunlar diye peygamberlerle birlikte kitabın ve mizanın indirildiğinden bahsederken, aynı ayette fayda ve kuvvet unsuru olarak demirin de indirildiğini söyler. Burada seçilen “اَنْزَلْنَا - indirdik” kelimesi ile demirin göksel bir nimet olduğunu hatırlatmakla birlikte dünyadaki demir madenlerinin büyük çoğunluğunun göktaşı yağmurları kaynaklı olduğuna işaret eder. Hem de bunu Kuran’ın baştan 57. sondan 58. suresi olan “El Hadid - Demir” suresinin (Doğada demirin 54, 56, 57 ve 58 atom ağırlığına sahip dört izotopu bulunur.) sure başındaki besmele ile birlikte sayılırsa 26. ayetinde söyler. (Demir periyodik cetvelde 26 atom numarası ile yer almaktadır) Bununla birlikte, “El Hadid - Demir” kelimesinin ebced değeri (Ebced hesabı Arapçada harflerin rakamsal değeri kullanılarak yapılan bir hesaplama yöntemidir. ) 57 olduğu gibi baştaki belirlilik takısı olmadan “Hadid - Demir” kelimesinin ebced değeri hesaplanırsa da 26 bulunur:
“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır.” (Hadid 25)
Bazen de Kuran bir konuyu ele alırken farklı bir bağlamda çağrışımlar uyandırır. Nur suresinin Nur ayeti olarak bilinen aşağıdaki ayet, gökleri ve yeryüzünü aydınlatan, kainatı görünür kılan, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren ve gerçek sahibi Allah olan varlık nurunun, hidayet nurunun, peygamberlik nurunun, Kuran nurunun, iman nurunun hayret verici vasıflarını bir temsil ile anlatırken zihinlerimize elektrik ampulünün resmedildiği düşüncesi gelir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali (bir örneği), içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir cam (ampul) içerisindedir; o cam (ampul ise), sanki incimsi (yuvarlak ve beyaz) bir yıldızdır (yukarıda asılı bulunur) ki; (içindeki parlak ışık) doğuya da batıya da ait olmayan pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur; (benzeri bulunmayan bir yakıta sahip gibidir ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da (ışığına kıyasla ısısı çok az) yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur! (ışığı pırıl pırıldır) Allah kimi dilerse onu Kendi nuruna iletir. Allah insanlar için (işte böyle) örnekler verir. Allah, her şeyi Bilendir.” (Nur 35)
Kuran’ın dört esasından biri olan ahiret akidesinin bir cüzü de kıyametin kopacağına dair olan inançtır. Günümüzde galaksilerin çarpışmasından, yıldızların patlamasından, karadeliklerin dev gök cisimlerini yutmasından veya termodinamiğin kanunlarından haberdar olan bizler kıyametin kopmasını yadırgamasak da 1400 yıl önce buna ihtimal vermek bile pek mümkün değildi. Kuran o günün dehşetiyle insanları uyararak iyilik ve hayıra çağırdığı Neml suresinin 88. ayetinde kıyameti tasvir ederken, bizlere son yüzyılda fark ettiğimiz bir gerçeği neredeyse apaçık bir şekilde bildirir. Jeoloji biliminin verilerine göre yer kabuğu sanıldığı gibi hareketsiz tek bir parça değildir. Litosfer olarak adlandırılan dıştaki sert ve soğuk tabaka, irili ufaklı ondan fazla tektonik levhadan oluşan yapısıyla bir yapbozu andırmaktadır. Kıtaları ve dağları üzerinde taşıyan bu levhaların her biri eriyik halindeki magma üzerinde farklı yönlere doğru hareket etmektedir. Bundan 200 milyon yıl önce bütün kıtalar bitişik tek bir kıta halindeyken bu tektonik levhaların binlerce kilometre sürüklenmesi sonucu kıtalar birbirinden ayrılarak uzaklaşmış ve bugünkü şeklini almıştır. Kuran bu hakikati bir kıyamet sahnesinden sonra, fakat geniş zaman kipinde ve sağlamlığa vurgu yaparak anlatır. İnsan zihninin düşünce sistematiğinden haberdar olan Allah kelimeleri öyle yerli yerinde kullanarak sapasağlam bir ifade sanatı ortaya koyar ki hem geçmiş zamanın insanları gözlerini ve akıllarını yalanlamak durumunda kalmadan bir ahiret tasvirinden ibret alır hem de bizler Kuran’ın bilimsel bir mucizesini daha görmenin hayranlığını yaşarız:
“Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdârdır.” (Neml 88)
Kuran-ı Kerim ve bilimsel bulgular arasında bunlar gibi daha birçok paralellikten söz etmek mümkündür. Bu konuda yazılmış çok sayıda eserden daha ayrıntılı bilgilere ulaşılabilir.
Modern insanın heves ve beklentilerine doğrudan hitap eden bir tarzda olmasa da Kur’an’ın birçok bilimsel gerçeğe değindiğini daha önce belirtmiştik. Bunu yaparken Kuran’ın bir bilim kitabı açıklığında kavramları ele almaması bir kayıtsızlık değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercihin nedenlerini birkaç başlık altında inceleyebiliriz.
“Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki, yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine onun ayetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.” (Enfal, 8/2)
"Yeni bir sure indirildiğinde onlardan / inkârcı münafıklardan bazıları: 'Bu inen kısım hanginizin imanını artırdı acaba?' diyerek vahyi küçümserler. Ama bu, iman edenlerin imanını, yakinini artırır ve onlar sevinip birbirlerini müjdelerler. Fakat o sureler, kalplerinde küfür ve nifak hastalığı bulunanların inkârlarına inkâr kattı ve onlar kâfir olarak öldüler.” (Tevbe, 9/124 ve 125).
“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsra,17/82).
Allah’ın ayetleri okunduğunda kalpleri ürperen müminlerin Furkan-ı Hakim etrafında kümelenmeleri, vahyi küçümseyen inkarcıların ise alay ederek ondan uzaklaşmaları, müslüman topluluğun gelişip güçlenmesi için hayati önem taşıyan sağlıklı bir sosyal dokunun oluşmasını beraberinde getirir. Vahyin aydınlığında yola çıkan bir fert, kişisel potansiyelini gerçekleştirme ve insanı kamil olma yolunda zorlu bir sürece adım atmış demektir. Bu zorlu sürecin altından kalkabilmek sosyal dayanışmayı gerektirdiği gibi bireyin potansiyelindeki güzelliklerin gelişip olgunlaşması da toplum içinde karşılıklı etkileşimde bulunmasına bağlıdır. Bireyin toplumdan aldığı geri dönüşler, kendi karakterini inşası adına belirleyici olur. Bununla birlikte insan, aynı hedefe yönelenlerin varlığını bilmekle motivasyon kazanır. Sosyal destek, bireye olumlu davranışlar sergileme cesareti verirken, nefsin zorlayıcı dürtülerini kontrol etme konusunda da yardımcı olur. Kuran’ın, insan yaşamını her yönüyle derinlemesine kapsayan bir rehber olduğu düşünüldüğünde, sosyal dayanışmanın önemi çok daha da iyi anlaşılır. Çünkü Kuran, bireylerin duygu ve düşünce dünyasını, inanç esaslarını, ibadetlerini, dünyevi amellerini, ahlaki yapısını ve çevreleriyle olan ilişkilerini yönlendiren bütüncül bir kitaptır.
Kuran’ın amaçlarından biri de, Kurani değerlere önem veren ve bu değerler doğrultusunda kendini geliştirme iradesi taşıyan insanları bir araya getirerek, onların tekemmülüne katkı sağlayacak sağlıklı bir sosyal yapı oluşturmaktır. Bu uğurda hak taliplerinin bir araya gelmesi kadar batıla mübtela olanların toplumdan ayrışması da önem arz eder. Şifa ve rahmet kaynağı olan her bir Kuran ayetini inkar etmekle, bir hakikate, bir meziyete yahut bir fazilete sırtlarını dönen kafir ve münafıkların bozucu etkisinden müminleri korumak tebliğin gerekliliğidir.
Furkanı hakimin sağlıklı bireylerin yetişebileceği böyle bir çevreyi müminler için hazırlaması, insanları hür iradeleriyle başbaşa bırakmasıyla mümkün olur. Çünkü insan mecburiyet altında karakterini gizleyerek iki yüzlü tavırlara girer. Ancak kendisini hür hissettiği durumlarda aslına uygun davranışlarda bulunur. Eğer farklı seçenekler arasında özgür bırakılırsa özünde barındırdığı şeyi dışa yansıtan tercihler yapar. Şerre yönelmek, batılın peşinden gitmek istiyorsa da bunu mantığa bürüyebilmesi için bir aralık kapı olmasını ister. Bu nedenle insanın inanmak ve inkar etmek üzere özgür bırakılması, yani imtihan sırrının korunması Kurani bir esastır.
İnsan yaratılışı gereği hür, tercihlerinde özgür, yaptığı seçimlerin sonuçlarından da mesul bir varlıktır. Bizi biz yapan şey, irademizi kullanarak yaptığımız tercihlerdir. İrade sahibi olduğumuz için ahirette hesaba çekilecek, mükafat veya azap göreceğiz. Hür iradenin hareket alanı ise özümüzde olanın ortaya çıktığı belirsizliklerdir. Bu hikayede olduğu gibi, insanın mahiyetinin ortaya çıkması, hak ve batıl arasında yapacağı tercihlerde kendisini özgür hissetmesine bağlıdır. Hayata bakışımız, yaşam biçimimiz, değer yargılarımız, özgür hissettiğimiz anlarda kendisini gösterir. Arzu ve ihtiraslarımız, heva ve heveslerimiz, kaçamak yapmak için gölgeli alanları fırsat olarak değerlendirir.
Kuran-ı Kerim, davetini sunarken insanı hiçbir açık kapı bırakmayacak şekilde inanmak zorunda bırakmaz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, akla kapı açar ama iradeyi elden almaz. Buna imtihan sırrı denir. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker. Aynen öyle de Kuran insanı dupduru hakikatlerle besler, apaçık delillerini sunar, inanmak için yeterli doneleri sağlar fakat insanı özünde olanı ortaya koyacak şekilde tercihinde özgür bırakır.
“Gerçeği bilmeyenler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize mûcize gösterilmeli değil miydi?’ Onlardan öncekiler de buna benzer sözler söylemişlerdi. Kalpleri nasıl da birbirine benziyor! Gerçekleri iyice bilmek isteyenler için delilleri apaçık gösterdik.” (Bakara 118)
Evet, Kuran-ı Kerim’in bir adının da Furkan olduğunu söylemiştik. Çünkü o hak ile batılı ayırdığı gibi has ile hamı da ayırır. Elmas ruhlu Ebu Bekir’in kömür ruhlu Ebu Cehil’den farkını ortaya çıkarır. Eğer Kuran geleceğe dair tarihsel olaylardan ve bilimsel keşiflerden apaçık bir şekilde bahsetseydi, imtihan sırrı ortadan kalkacak ve bu fark ortaya çıkmayacaktı. Çünkü akıllar Kuran’ı kabul etmeye mecbur olacaklardı. Aklı inkar edemeyen, gönlü de iman edemeyenlerle dolu yekpare ve hastalıklı bir insan topluluğu içinde gerçek müminler ayrışıp saflaşarak terakki ve tekemmül etmekten mahrum kalacaktı.
İnsanın özgürce tercih yapabilmesinin önünü tıkayan zorunlu yönelişler, insanı tefekkürden ve tekamülden alıkoyar. İnsan ancak sorgulayarak, aklını, tecrübelerini, hislerini hep birlikte kullanarak kalıcı bir ilerleme sağlayabilir. Hatta birçok soyut gerçeği bizzat yaşayarak öğrenebilir. Her türlü kesinlik hali insan için zorunlu bir yöneliştir. Bir şeyi kesinleştirmek, aynı zamanda son noktayı koymak ve durmak demektir. Belirsizlik ise, sürekli bir arayış ve keşif içinde olma halidir. Bu da tefekkürün ve tekamülün devamını sağlar. Bilimde, sanatta, ticarette, ahlakta ve inançta "Ben oldum!" diyen bir birey, aslında duraklamış ve gerilemeye başlamıştır. İleriye gitmeyi bıraktığı için potansiyelini zayi etmiştir. İslam dini, imanda ve amelde insana, "Ben oldum!" deme lüksünü tanımaz.
Kendinden emin olamama hali mümine müthiş bir dinamizm verir. Hiçbir zaman yaptıklarını geçerli ve yeterli görmez. Olması gerekenin yanında kendi amelini azımsar. Sürekli daha fazlasını, daha iyisini ve daha ihlaslısını hedefler. Amellerinde nifak endişesi onu teyakkuzda tutar. Müslim’de geçen, Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb–ı Hak: Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur. Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir. Yalan söylüyorsun. Sen, "babayiğit adam" desinler diye savaştın, o da denildi, buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da: Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar. İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum, cevabını verir. Yalan söylüyorsun. Sen "âlim" desinler diye ilim öğrendin, "ne güzel okuyor" desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur. Sonra emrolunur, o da yüzüstü cehenneme atılır. (Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder. Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur. Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım, der. Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "ne cömert adam" desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır.”
Amelde olduğu gibi imanda da mümin kendisinden emin olamaz. Nifak endişesi ve ölürken imansız gitme korkusu onu her zaman tedirgin eder. Buhari’deki bir hadiste belirtildiği üzere, İbnu Ebi Müleyke rahimehullah anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabından olup da Bedir Gazvesi'ne katılanlardan otuz kadarına yetiştim. Hepsi de kendi hesabına nifaktan korkuyorlar ve dinlerinde fitneye düşmekten kendilerini emniyette hissetmiyorlardı." [Buharî, İman 36 (Bab başlığında kaydetti).]
Allah'ın azameti ve insanın acizliği düşünüldüğünde Allah'ı tanıma yolunda her zaman alınacak mesafeler olduğu açıktır. İnsan imanda derinleştikçe Allah'ı hakkıyla tanıyıp ona layıkıyla kulluk edemediğinin farkına varır ve akibetinden endişe etmeye başlar. Bu tedirginlik insanı teyakkuza sevk eder. Zayıflıklarını kuvvetlendirme, eksikliklerini tamamlama yoluna gider. Aynı şekilde insan Kuran’dan beslenerek imanını arttırma gayretine girince, bir yandan birçok meselesine çözümler bulurken bir yandan da Kuranın bazı gizemli ifadelerine zihni takılır. Zihnindeki kapalılıkları giderme düşüncesi onun Kuran’a olan ilgisini ve merakını katlayarak derinleştirir. Bu da müminin tembellikten sıyrılarak Kuran’ı anlamak için gereken azmi göstermesine ve tefekkür yolunda içinde hiçbir şüphe barındırmayan bir hidayet kaynağına dört elle yapışmasına neden olur.
Kuran’ın imtihan sırrını ortadan kaldıracak şekilde bilimsel gelişmelerden apaçık bir şekilde bahsetmemesindeki hikmetlerden birisi, insanın Kuran’a olan ilgisini ve ihtiyacını canlı tutmak ve tekamülünün devamını sağlamaktır. Kuran, özgün üslubuyla doğadan deliller sunarken, bu ifadelerin farklı anlam katmanları barındırdığını hissettirir. İnsanın zihnine takılan hususların derin hakikatlerin ipuçları olduğunu düşündürür. Güven veren ayetleriyle bu ipuçlarını çözmek için insanı cesaretlendirir. Gereken gayreti gösterenlere ise sırlı hakikatlerinin kapısını aralar.
İnsanın isteklerinin sınırlandırılmasını gerektiren bir diğer faktör de insanın doğaya karşı sorumluluklarıdır. Açgözlülükle daha fazlasını elde etme hırsı insanlık tarihi boyunca birçok felakete sebep olmuştur. Doğada neden olunan her bir tahribat aynı zamanda insanın yaşam konforunu da azaltmaktadır. Sonuç olarak insanın duyguları kontrol altında tutulmaya ve ıslah edilmeye muhtaçtır. Yoksa sonu gelmez arzuların ve ihtirasların sahibi olan insan akla hayale sığmayacak zulüm ve cinayetlerin faili olabilir. Son yüzyılda yaşadığımız, şimdi üçüncüsü konuşulan dünya savaşları yanında günümüzde korkunç boyutlara varan küresel ısınma, denizlerdeki mikro plastikler, hava kirliliği, su havzalarının daralması, zirai ilaçların yol açtığı toprak kirliliği, tarım ürünlerindeki genetik kirlilik gibi bir çok çevre felaketi insanın kontrolsüzlüğünün ne boyutlara varabileceğinin göstergesidir. İnsanoğlu ihtiyaçlarının ötesinde, kendi sonunu da getirebilecek şekilde hırsla dünyaya çalışırken öylesine hızlı yol almaktadır ki yaşanan değişime kendisi de ayak uyduramamaktadır. Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle kuşaklar arasındaki fark uçuruma dönüşmüştür. Bilgi ve habere ulaşım kolaylaşırken odaklanamama sorunu ve duyarsızlık artmış, kötülük normalleşmiş, sosyal doku dağılma noktasına gelmiştir. Son yıllarda gündemimize giren yapay zekanın ulaşabileceği seviyelerin tehlikesi bizzat yapay zekanın geliştiricilerini bile korkutmaktadır.
Bütün bu saydığımız unsurlar insanın dünyaya karşı ne kadar hırslı olduğunun göstergesidir. İnsan zaten kendi ihtiyacının ve doğanın kapasitesinin çok üzerinde bir hızla ilerleme kaydederken insanı dünya için çalışmaya teşvik etmek anlamsızdır. Oysa bu hırsı dengeleyecek, sınır koyacak, toplumun genelinin faydasına yöneltecek moral değerlere karşı insan son derece direnç gösterir. O halde asıl yapılması gereken, insanın hırsını daha da kamçılayacak şekilde onu dünyaya çalışması için motive etmek değil, nasihatta bulunarak ahlaki ve vicdani sınırlara uymasını temin etmektir. Kuran bu zor işi yapmakta, insanı dünyaya değil sırat-ı müstakime hidayet etmektedir. Bilim ve teknolojiden doğru şekilde faydalanmak ancak ahlaklı insanlar eliyle mümkündür. Bu nedenle Kuran’dan ahlaki değerlere değil de bilimsel hakikatlere değinmesini beklemek yerinde olmayan bir beklentidir.
Bir an için bu beklentinin gerçekleştiğini düşünelim; eğer Kuran her bir ayetiyle çok sayıda teknolojik gelişmeye önayak olacak şekilde bilimsel hakikatlere ışık tutsaydı, bunun insanlık üzerinde nasıl bir etkisi olurdu? Muhtemelen çoğumuzun aklına ilk gelen, insanların büyük bir çoğunluğunun Müslüman olacağı düşüncesidir. Peki böyle bir iman ediş beraberinde neyi getirirdi? Elbette korkunç bir yarış. Kutsal kitaptaki bilimsel verilerden yola çıkarak keşifler yapmak için insanlar kıyasıya bir rekabete girişirlerdi. Peki bu bilgi ve güce ulaşma yarışı neyi doğururdu? İnsanlık tarihi boyunca neyi doğurmuşsa yine aynı şeyi doğururdu; mücadele ve savaş. Müminlerin birbirlerine üstünlük sağlamak için yaptıkları savaşın yegane sorumlusu da inandıkları kutsal kitap olurdu. Zira bu kitap bilim ve teknolojiye öncülük etmekle bundan doğacak sonuçları meşrulaştırmakla kalmamış, bütün sorumluluğu da kendi üzerine almış sayılırdı. Tanrının gösterdiği yolda ilerleyen insanlar, "Tanrı böyle bir bilgiyi bize verdiyse, bunu dilediğimiz gibi kullanmamızda bir sakınca yok," anlayışıyla hareket ederlerdi. Dolayısıyla Tanrı’nın ortaya çıkacak bir çok kötülüğün sorumlusu olduğu kabul edilirdi.
Bu kutsal kitap ahiretten bahsetse bile o bahisler görmezden gelinirdi. Ahlaki yönelişler ise, bu rekabet ve bilgi yarışında geri planda kalırdı. Ana teması dünya olan bir kitabın ahiret ve ahlak vurguları da çarpıtılarak dünya bağlamında değerlendirilirdi. Nitekim, kötülük işleyen bir Tanrı’ya inananlardan erdemli bir davranış zaten beklenemezdi.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kuran bilimsel gerçeklerden bir bilim kitabı gibi bahsetseydi insanı dünyevi hırslarla motive etmiş ve bunun sonuçlarını da meşrulaştırmış olurdu. İnsan zaten doğayı aşırı tüketmiş ve bu nedenle ekolojik dengeyi bozmuşken ve birbirini öldürmek için nükleer silahlar gibi teknolojiler üretmişken onu daha fazla hırslara yöneltmek bir kutsal kitabın görevi olamaz. Böyle bir kitap ahlaktan ve inançtan da dem vuramaz.
İnsanın sınır konulmamış duygularını dünya nimetleriyle doyurmaya çalışması, ufuk çizgisini yakalamaya çalışmak gibi beyhude bir uğraştır. Ulaştığı her nimet insana daha fazlasını arzulatır. Cismini doyurmak mümkün olsa da ruhu hep açtır. Bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, altından iki dağı olsa üçüncüsünü ister. Şeytan, atamız Hz. Adem’i ebedi olma vaadiyle sonsuzluk ağacının meyvesinden yedirip kandırdığı gibi evlatlarını da içlerindeki sonsuzluk arzusunu fani dünya meyveleriyle doyuracabileceğini söyleyerek kandırmaktadır.
İnsanın bir zaafı da hemen olanı sonra gelecek olana tercih edivermesidir. Küçük ama yakın lezzetlere ulaşmak için büyük ama uzak nimetlerden vazgeçer. Hatta küçük bir lezzet için daha sonra katlanmak zorunda kalacağı büyük zararları bile göze alır. İsra suresi 11. ayette şöyle der:
“İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!”
İnsanın hem sonsuzluk arzusunu hem de aceleci tabiatını bilen yüce Allah, onun dünyadaki sorumluluğunu hafifleterek dini ona kolaylaştırmıştır. İnsana hakikati anlayıp hatalarından ders almaya yetecek kadar uzun bir ömür takdir etmistir. Tövbe kapısını sürekli açık tutup her an her şeye rağmen yeni bir sayfa açmasına olanak tanımıştır. Ebedi olanın yanında fani olanın kıymetinden söz edilemeyeceği halde, Allah insandan dünyayı bütün bütün terk etmesini istememiştir. “Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma.” (Kasas 77) diyerek onun zayıflığını göz önüne almış fakat hakikatten de taviz vermemiştir. Kendi bütünlüğü ve tutarlılığı içerisinde dünyevi ve uhrevi şeyleri mükemmel bir dengeye oturtmuştur. Dünyayı bir nasip, ahiret yurdunu ise hedef kılmıştır. Bu denge içerisinde dünya terk edilmez fakat hayatın gayesi de yapılmaz. Dünya araçtır, ahiret amaç. Dünya hizmet yurdudur, ahiret ücret yurdu. Dünyayı yaşanılacak kadar değerli kılan, onun kendine bakan değil ahirete bakan bu yüzüdür.
Dünya fanidir ancak ahiret dünyada yaptıklarımızla kazanılır. Dünyevi gayretlerimiz, çalışmalarımız, Allah’ın rızasını gözeterek yapılırsa ibadet hükmüne geçer ve sanki bir sonsuzluk katsayısı ile çarpılmış olur. Çünkü Peygamberimizin buyurduğu üzere, “Ameller niyetlere göredir.” Yaratılıştaki sanatı ve hikmeti keşfetmeyi hedef alan, kainat kitabını tefsir ederek tefekküre sevk eden bilimsel çalışmalar dünyevi gözükseler de ahiret yurdunu arama çabalarıdır. Bununla birlikte insanlara faydalı olarak Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan bilim insanları, insanların en hayırlılarındandır. Hatta bunu yapmak bir grup müslümanın üzerine zaruri bir görevdir denilebilir. Bu motivasyonla yapılacak bilimsel çalışmaları Kuran zaten çok sayıda ayetiyle teşvik etmektedir. Aşağıdaki ayetler bunlara örnek olarak verilebilir:
“Öyleyse, insan neden yaratıldığına bir baksın.” (Târık Suresi 5)
“(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (Gâşiye Suresi 1,18,19,20)
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin?” (Hac Suresi 46)
“De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Ankebût Suresi 20)
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) 'Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.'” (Âl-i İmrân Suresi 190, 191)
Bu denge içerisinde varlığa değer veren bir dinin kutsal kitabının, ahireti bırakıp insanı dünyaya teşvik etmesi elbette düşünülemez. Dünya hiç bir zaman ahiretin önünde, yanında veya gerisinde ikinci bir hedef olarak sunulmamıştır. Kuran, ebedi bir hayat dururken fani dünyayı insan için hedef göstererek kendisiyle çelişmez. Sonsuzla kıyaslandığında ne kadar büyük olursa olsun her sayının hiç hükmünde olduğunu bilir. Bu nedenle de dünyadan bahsederken ondan ancak ahireti kazandıracak bir araç olarak bahseder. Hayatımıza amaç edinmemizi meşrulaştıracak şekilde dünyayı methetmez, dünyaya meylettirmez, dünyayla meşgul etmez.
Birçok insan dünyayı amaç edindiği ve ahireti unuttuğu için Kuran’ı bir bilim kitabi olarak görmek ister. Onlar için dünyevi fayda üretmek en önemli meseledir, o halde din de bu amaca hizmet etmelidir. Bilimsel gelişmelere yol göstermeli, insanı dünyaya daha çok çalışmak için motive etmeli, dünya hayatının zorluklarına karşı da teselli vermelidir. Böylece insanın dünyayı cennete çevirmesine yardımcı olmalıdır. Ne yazik ki bu anlayış kimilerine göre dini bir yorum olarak gözükse bile oldukça seküler bir anlayıştır. Günümüzde çok yaygın olsa da bu anlayışı İslam ile bağdaştırmak mümkün değildir. İnsanın sadece cismani arzularini tatmin ederek mutlu olacagini iddia eden seküler dünyanın heveslerine uygun beklentilerle Kuran’ı değerlendirenlerin, çoğunlukla ahiret inancı konusunda zaaf gösteren kimseler olduğu gözden ırak bulundurulmamalıdır.
Mucize kelimesi, "acz" kökünden gelen, "âciz bırakan, karşı konulamayan, benzeri yapılamayan, hârika" anlamında bir terimdir. İslam literatüründe, peygamberlerin Allah tarafından gönderilmiş gerçek elçiler olduğunu kanıtlayan, nitelikleri bakımından insanları benzerini getirmekten âciz bırakan olağanüstü hadiseler mucize olarak adlandırılır. Çeşitleri ve amaçları itibariyle farklılıklar arz etmekle birlikte, peygamberlik gibi çok önemli bir misyonu yerine getirmek adına mucizelerin varlığı, özellikle tebliğin ilk muhatapları için bir ihtiyaçtı. Zira asırların ve nesillerin taşıyıcısı olacak olan bu ilk kuşak tarihin en karanlık döneminde yaşarken, hayatlarını kökten değiştirecek ve sayısız tehlikeyle yüzyüze bırakacak çok ciddi bir iddiayla muhatap olmuşlardı. Kendilerine, alemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberin diliyle, dünyayı hiçe sayarak ölümden sonraki bir hayat için çetin bir mücadeleye girişmeleri söylenmişti. Henüz işin başında, Hz. Peygamberin (s.a.v.) tertemiz şahsiyetinden ve o zamana kadar nazil olan ayetlerin ruhlara nüfuz eden tesirinden başka bu büyük iddiayı destekleyecek mahiyette bir delil bulunmamaktaydı. İşte mucizelerin büyük kısmı bu zor zamanlarda, insani ihtiyaç ve zaafları gözeterek, bazı bedevi meşrep mizaçları ikna ve kimi hassas ruhları da takviye etmek amacıyla meydana gelmişlerdi. Bu hakikatle birlikte mucizeler oldukça kısıtlı bir çerçevede kalmış, din bu harikuladelikler üzerine bina edilmemiştir. Çünkü Allah’ın ilmini, hikmetini, adaletini, sanatını ve aşkın olan kudretini gösteren asıl deliller istisnai mucizelerde değil, sebep-sonuç ilişkileri içerisinde gözümüzün önünde bir bütün olarak cereyan eden intizam ve düzendedir.
Benzeri yapılamama ve harika olma manasıyla, Kuran’ın temel esaslarını ispat adına tabiattan getirdiği delillerin her biri aslında bir mucize niteliğindedir. Devenin yaratılışı, kupkuru toprağın baharda yağmurla dirilişi, gece ile gündüzün birbirini kovalayışı bir yaratıcının varlığı kabul edilmeden izahı mümkün olmayan apaçık ayetlerdir. Bunların mucize olma yönünü bizim gözümüzde perdeleyen ise ülfet ve alışkanlıklarımızdır. Mesela Allah'ın ilim, irade ve kudretini gerektirmesi açısından güneşin doğudan ya da batıdan doğması arasında bir fark yoktur. Oysa bizim alışkanlıklarımız zaviyesinden bakıldığında güneşin doğudan doğması sıradan bir tabiat olayı iken batıdan doğması bir mucize olarak algılanacaktır.
İnsan bir gaflet neticesi olarak, sürekli maruz kaldığı şeylerdeki harikuladelikleri görmekten uzaktır. Özellikle günümüzde yapay zevklerle bezenmiş modern dünya, kafasını kaldırıp gökyüzünü bir kere seyretmemiş insanlarla doludur. Göklerin ihtişamı bir havai fişek gösterisi kadar dikkatleri çekmemektedir. Yaratılıştaki kolaylık ve bolluk Allah’ın kudretinin büyüklüğünü gösterdiği halde, insan tarafından değersizlik yahut aleladelik gibi algılanmaktadır. Hatta insan her şeyiyle yerli yerinde bir yaratılışla topraktan fışkıran canlılara değil, içlerinde anomali bulunduran birkaç aykırı örneğe ilgi duyar. Bazen bu gaflet perdesi öyle kalınlaşır ki insana, “Kainatta düzen diye bir şey yok,” hezeyanını söylettirir.
Eğer Kuran apaçık bir şekilde bilimsel mucizelerden bahsetse idi, sıradan şeyler olarak baktığımız gözümüzün önündeki birçok harikuladelik ebediyyen ülfet ve gaflet perdesi arkasında kalacaktı. Çünkü Kuran’a bakışımız her zaman bilimsel bir yenilik beklentisi taşıyacaktı. Keşfedilen her yeni mucize de kısa sürede tüketilerek sıradanlaşacaktı. Böylelikle eşyaya hikmet nazarıyla değil, deterministik bir gözle bakılacaktı. İnsanlar, doğa olaylarını ve bilimsel keşifleri sadece maddi bir perspektiften değerlendirerek, bunların arkasındaki ilahi iradeyi göz ardı edeceklerdi. En küçük şeyde bile Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti, tasarrufu olduğu düşünülmeyecek, devasa kudret tecellileri dahil her şey uzayıp giden nedenselliğin bir sonucu olarak kabul edilecekti. Tabiat perdesi gittikçe kalınlaşacak, her şeyde Allah’ın elini görmeyi gerektiren tevhid inancı zayıflayacaktı.
Kuran bizim gafletimizle yarışmak yerine onu izale etmenin yoluna bakar. İnsanın hastalıklı bakış açısıyla muhatap olmaktansa onun hastalığına tedavi uygular. Gözümüzdeki ülfet ve alışkanlık perdesini kaldırıp her bir varlıkta işleyen kudret elini bize gösterir. Bunu yaparken de normal olana, bilinene dikkatimizi çeker. “Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!” (Ğaşiye Sûresi, 17-20), diye sorar. Güneşe, aya, incire, zeytine yemin ederek, bakıp geçtiğimiz şeyler üzerindeki ilahi mühre parmak basar. “Ey akıl sahipleri!” diye seslenerek mucize beklentisi arkasında saklanıp sorumluluktan kaçmak isteyen bizleri apaçık görünen hakikate çağırır.
Bunun gibi çok sayıda ulaşılmaz zannedilen hedef tarih boyunca geride bırakılmıştır. Her yeni başarı kısa bir süreliğine dikkatleri üzerine çekerken eskisini gündemden düşürmekte, bir zamanlar deli saçması olarak görülen şeyler zamanla sıradanlaşmaktadır. Kepler’in şeytan işi rüyalarını süsleyen, Jules Verne’nin bilim kurgu romanına konu olan aya gitme düşüncesi, marsta tekerlekli arabalar yürüten, güneş sisteminin dışına uzay aracı gönderen bizlere artık heyecan bile vermemektedir.
Geçmişten geleceğe yükselen uzun bir merdivende sadece birer basamak teşkil etse de bu keşifler insanı bazı dini beklentilere sokmaktadır. İnsan kendince önem atfettiği bilimsel olguların yaratıcısı tarafından da önemsenmesi gerektiğini düşünmektedir. Haliyle kutsal kitapta da bu olgulardan apaçık bahisler görmek istemektedir. Halbuki böyle bir bekleyiş vahyin mesajının tarihin basamaklardan birinde durmasını ve zamanla partallaşmasını beklemek gibidir. Oysa Kuran sadece gelecekteki belirli bir zaman diliminde önemsenecek olaylardan haber vermez. Bundan çok daha zor olanı yaparak bütün zamanların bilgi ve idrakine hitap eden mesajlar verir. Böylelikle, ayetlerini dondurarak kendisini modası geçmiş küçük öngörüler kitabı durumuna düşürmez. Hz. Muhammed (s.a.v.) son peygamber olarak dünyaya gönderilmiştir. Allah'ın kelamı olan Kuran-ı Kerim de kıyamete kadar bize rehberlik edecek olan son kutsal kitaptır. Aradan geçen 1400 yıllık süreç boyunca birçok alanda kaydedilen onca gelişmeye rağmen Kuran’ın hakikatleri eskimemiş, solmamış, çağın dışında kalmamıştır. Hatta Bediüzzaman’ın ifadesiyle, zaman ihtiyarladıkça Kuran gençleşmektedir. Zira Kuran ayetleri her çağda yeniden okunmakta, yeni çalışmalar sonucu elde edilen yeni bilgilerle aynı ayetlerin mana katmanları arasında keşfedilmeyi bekleyen yeni hakikatlere ulaşılmaktadır.
Bu kapsamda Kuran-ı Kerim kendine has üslubuyla ana amacına uygun olarak, insanın göklerdeki yolculuğundan da bahsetmiştir. Bir ayetinde, “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” (Rahman Suresi, 33. Ayet) diyerek göklerin sınırlarını büyük bir kuvvetle aşıp gitmenin mümkün olduğunu söylerken, gökyüzüne dikkat çektiği bir başka ayetin ardından da şöyle seslenir:
“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki siz, gerçekten tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz. Şu halde onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar?” (İnşikak Suresi, 16-20. Ayet)
Bu ayette geçen “tabaka” kelimesi türkçedeki manasıyla aynı anlamda olmakla birlikte kontekst içinde göksel tabakaları işaret etmektedir. Ayette fiil olarak kullanılan لَتَرْكَبُنَّ kelimesi ise bir bineğe binmek anlamındadır. Böylece Kuran insanoğlunun gökyüzünün farklı tabakalarındaki yolculuklarının bütününü kast ederken, zihinleri asıl mesaja odaklar. Kuran’ın meselesi insanın bindiği bir aletle bir üst tabakadan dünyayı seyretmesi değil, her bir tabakada bir başka harikuladeliğe şahit olan insanın kendi yaratılışına yerleştirilmiş evreni okuma kapasitesine bakarak hala neden iman etmediğinin sorgulanmasıdır. Evet Kuran insanın uzay yolculuğundan bahsederken ne eskiyip önemini yitirecek haberlere yer verir ne insanı başarılarından dolayı şımartır ne de apaçık ifadeler kullanarak aklının alamayacağı şeylere zamanı gelmeden önce inanmaya zorlar. Bu da onun eşsiz üslubuyla, esnek ifadeleriyle, inci taneleri gibi seçilerek ardarda dizilmiş kelimelerinin anlam zenginliğiyle mümkün olur.
Bediüzzaman, İşarat-ül İcaz isimli eserinde, Kuranın maddiyatla ilgili konuları üstü kapalı olarak ifade etmesini eleştirenlere verdiği cevapta şöyle der:
“...bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hâzırayı (bugünün fen bilimlerini) ders vermek veya garip meselelerden bahsetmek, onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna (yerinde durmasına), arzın hareketine ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe (yalanlamaya) sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye (duyularımızla açıkça algıladığımıza) muhaliftir. Maahaza, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin (yeni fenlerin) zuhurundan (ortaya çıkmasından) sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada (insanları eğitme konumuna) muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatle (ifade sanatının ruhuyla) de kabil-i telif (uyumlu) değildir.”
Daha önce de belirtildiği üzere Kuran’ın ana maksatları tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet kavramlarını insanların ruhunda pekiştirmektir. Bilimsel doğruları insana öğretmek veya mucize göstermek adına yüzyıllar öncesinden insanlara akıllarının almayacağı beyanlarda bulunmak, onları dine yaklaştırmaz, bilakis dinden uzaklaştırır.
Kuran’ın anlam tabakalarında bulunan derin ve çoklu manalara dair Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala’ı (anlam çerçevesi) vardır. Bu dört mânâ tabakasından her birinin de fürûatı (detayları), işaretleri, dalları ve ayrıntıları vardır.” (Ebû Yâ’lâ, el-Müsned 9:287; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 1:236.)
Bediüzzaman bu hadisin ifade ettiği gerçeklerin bir yönünü Muhakemat isimli eserinde şöyle bir temsille açıklar:
“Nasıl mütedâhil (iç içe) tasvirlerde (resimlerde) siyah bir noktayı bir ressam koysa, o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.” (Muhakemat, 2. Makale, 9. Mesele)
Bu kitabın başında konu edilen ve Kuran’ın 86. suresine adını veren Tarık kelimesi de işte böyle bir kelimedir. Kafasında iki göz ve bir beyin taşıyan herkes için Tarık, ancak sonsuz bir ilim ve kudretle mümkün olan göklerdeki düzenin parlak bir delilidir. Astronomiyle ilgilenen bir mümin için Tarık, bir saniye gibi kısa bir sürede kendi etrafında dönüşünü tamamlarken kapı tokmağı gibi ritmik ses dalgaları yayan nötron yıldızlarıdır. Biyoloji bilen bir müslüman için Tarık, farklı merhalelerden geçerek yumurtaya doğru ilerleyen, ona ulaşınca ışıklar saçarak yumurtayı dölleyen spermdir. Kalbi hüşyar bir peygamber aşığı için Tarık, cahiliye karanlığında doğup insanlık aleminin yüzünü ağartan aydınlatıcı bir kandil olan ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dır. Zihni açık, hikmet ve hakikat sevdalısı, takva sahibi her insan için ise Tarık, rehberliğiyle insanlık alemini karanlıklardan aydınlığa çıkaran apaçık bir nur ve hidayet kaynağı olan Kuran’dır.
Daha önceki başlıklarda farklı açılardan cevap verilmiş olsa da bu sorunun temelinde haklı bir meraktan ziyade yersiz bir kendini beğenmişliğin yatmakta olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bizi böyle beklentilere sokan ve bu soruyu sorduran his, hakikati bulmaya yönelik arzumuzdan ziyade, bir türlü kurtulamadığımız benmerkezci dürtülerimizdir. İnsan beş duyu organıyla algıladığı çevrenin merkezinde yer aldığı gibi aklıyla tasavvur ettiği varlığın merkezinde de kendisinin bulunduğu yanılgısına kapılmaktadır. Bu nedenle duygu ve düşüncelerinde bencillikten kurtulmak insan için çok zordur. Hatta insanın tanrı tasavvuru bile kendi ihtiyaç ve arzularını önceleyen bir tasavvurdur. Oysa gerçekte her şeyin ilk ve tek ve yegane amacı, varoluş hikmeti, yaratılış gayesi sadece Allah’tır. İnsan dahil bütün varlık Allah’ın isimlerinin tecellisine hizmet eden unsurlardır. İnsan varlık içinde çok önemli bir yere sahip olsa da bu önem onun zati değerinden değil, Allah tarafından ona verilen vazifeden dolayıdır. Evet, insan bütün diğer hayvanlar gibi et ve kemikten ibarettir. Başlangıcı pis bir su, sonu da çürümüş bir leş parçasıdır. Ana maddesi hakir toprak, yurt edindiği dünya ise kainatın kıyısında köşesinde kalmış solgun mavi bir noktadır. İşte insanın zati değeri bu kadardır. Fakat Allah tarafından halife kılınmış, isimler ve ilimler öğretilmiş ve her şey onun emrine amade edilmiştir. Yüklendiği misyonun hakkını vermesiyle ancak, Allah vergisi olan yüce bir değer ona atfedilebilir. O halde hikmet ve hakikat arayışında insana düşen, her şeyin merkezinde kendisi olduğu safsatasını bırakıp o merkezde Allah olduğunu kabul etmek ve her varlığın Allah’ın en güzel isimlerine tecelligah olması nisbetinde değer kazandığını bilmektir. Bunu bildiği zaman insan düşüncelerinde isabet kaydedecek, sağlıklı kıyaslamalar yapacak ve hakikate ulaşmayı başaracaktır. Ortaya koyduğu eserlerle bütün mahlukat içerisinde mümtaz bir mevkiye sahip olsa da uluhiyet tecellisi olarak evrende cereyan eden harikuladeliklerle kıyaslandığında kendi sanatının hiç hükmünde olduğunu görecektir. Böylece Allah’ın sanatının anlatıldığı Allah’ın kitabında kendi sanatçıklarından da bahsedilme beklentisinden vazgeçecektir.
Aynı soru bağlamında insanın sanatıyla Allah’ın sanatını kıyaslayan Bediüzzaman, İşaratül İcaz isimli tefsirinde şöyle bir örnek verir:
“Mesela, uçak Kur’an’a dese, ‘Bana bir söz hakkı ver, ayetlerinde bir yer ver.’ Elbette o rububiyet dairesinin uçakları olan gezegen yıldızlar, yer küresi, ay; Kur’an namına diyecekler, ‘Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.’ Eğer medeniyet harikaları, sanat incelikleri cihetinde haklarını isterlerse ve ayetlerden makam talep ederlerse; o vakit, bir tek sinek onlara ‘Susunuz’ diyecek. Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nazenin cihazlar kadar mükemmel olamaz.”
Bu örnekte olduğu gibi, kaydettiği gelişmelerle koca şehirleri yok eden bombalar yapabilen insanın ilminin, bir patlamayla bütün evreni yaratan Allah’ın ilmiyle karşılaştırılması nasıl mümkün olur? Ya da ürettiği iletişim araçlarını kullanarak sosyal medyada ömür tüketen insanların becerisini, ölü toprağı bir bahar müjdesi ile diriltip milyarlarca canlıyı hayata uyandıran Allah’ın kudretiyle kıyaslamak akıl karı mıdır? Bunlar aynı ölçekte midir ki aynı terazide tartılsın? Aynı değerde midir ki aynı kitapta beraber anılsın?
Baştaki soruya geri dönersek, acaba Kuran-ı Kerim’de gerçekten insan eliyle gerçekleşen başarılara hiç yer verilmemiş midir? İnsanın sanatını Allah’ın sanatıyla kıyaslarcasına açık ve yüceltici bir tarzda olmasa da ona ders verir mahiyette medeniyet harikalarına dair bir işaret Kuran’da yok mudur? İnsanı kibre düşürecek şekilde başarıların öznesi yapan değil, şükre yöneltecek şekilde insana nimetlerin mazharı olduğunu hatırlatan ayetler bulunamaz mı? Bu konuda Bediüzzaman çok ilginç bir yaklaşım ortaya koyar. Kuran’da geçen peygamber mucizeleriyle insanoğlunun kaydettiği bilimsel ilerlemeler arasındaki ilgi ve uyuma dikkat çekerek, bu mucizelerinin insan neslinin bilim ve çalışmayla ulaşabileceği uç noktalara örnek teşkil ettiğini söyler. "Ey beşer! Şu gördüğün mucizeler, birtakım örnek ve nümunelerdir. Telâhuk-u efkârınızla (kolektif düşüncelerinizle), çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini (benzerlerini) yapacaksınız," diyerek Kuran’ın işari manasıyla insanlara hedef belirlediğini söyler.
Bu tarz dolaylı bir hedef belirleyiş, gaybi bir haber olması cihetiyle insana kaderin tecellisini hatırlatır. Böylelikle insan ulaştığı başarılara Allah’ın yazgısı olarak bakmaya başlar. Ayrıca, kaydettiği gelişmelerin çok daha önceden peygamberler eliyle mucizeler şeklinde gerçekleşmiş olması, insana faili hakikinin Allah olduğunu hatırlatır. Çünkü peygamberler her şeyden önce Allah’ın kullarıdır. Mahluk olma cihetiyle diğer insanlardan farkları yoktur. Gösterdikleri mucizeler de Allah’ın izni ve yaratmasıyla gerçekleşir. Nasıl ki elindeki asayı bir kayaya vurduğu zaman o kayadan sular fışkırtan kudret ne Musa’dadır ne asadadır, aynen öyle de, yerin katmanları arasında biriken rahmet suyunu, kendisine öğretilen esma ve ilimler vasıtasıyla, gökten bir nimet olarak indirilen ve içinde sertlik ve fayda bulunan demiri kullanarak yaptığı sondaj aletleriyle artezyen kuyularından fışkırtan hakiki kudret insana değil, insanı yeryüzünde halife kılan Allah’a aittir.
Kuran’ın insanın elde edeceği başarıları peygamber mucizeleri üzerinden haber verişinin bir hikmeti de insanın gelecekte düşebileceği hataların önünü almak olabilir. Çünkü insan bir kavrayış eksikliği olarak kendi iktidar ve kapasitesine mevhum sınırlar çizer. O sınır çizgisine kadar kendisini muktedir görürken, çizginin ötesini Allah’ın kudretine hamleder. Zaman içerisinde kendince çizdiği bu sınırları yine kendisinin aştığını, ulaşamayacağını zannettiği hedeflere bir şekilde ulaştığını görünce, şüpheye düşerek Allah’ın varlığını sorgular. Halbuki insan, yapıp ettikleriyle birlikte Allah’ın yaratmasıdır. Ayeti kerimede denildiği üzere, “Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat 96). Meyveyi ağacın dalında, yumurtayı tavuğun karnında yaratan Allah, peygamber mucizelerine sureten emsal teşkil edebilecek bazı medeniyet harikalarını da insanın elinde ve dimağında yaratabilir. Bir mucize eseri babasız dünyaya gelmekle Hz. İsa ilahlık vasfı kazanmış olmayacağı gibi bir koyunu klonlayarak babasız dünyaya getirmekle de insanoğlu ilahi sınırları aşmış olmaz.
Bediüzzaman, İşaratül İcaz isimli tefsirinde insanoğlunun elde ettiği gelişmelerle peygamber mucizeleri arasındaki paralelliklere aşağıdaki örnekleri verir:
1. İlk saat ve sefine, mucize eliyle beşere verilmiştir.
2. Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hassalarını beyan zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde, وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا (“Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti.” Bakara Sûresi, 2:31.) âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem’in mu’cizesine mazhar olmuştur.
3. Bütün san’atların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev-i insan, وَ أَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (“Demiri de onun için yumuşattık.” Sebe’ Sûresi, 34:10.) âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud’un mu’cizesine mazhardır.
4. Yine telâhuk-u efkâr ile, tayyare gibi, icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev-i beşer غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (“Süleyman’a da, sabah gidişi bir aylık, akşam gidişi de bir aylık mesafe olan rüzgârı verdik, ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık.” Sebe’ Sûresi, 34:12.) âyetiyle sür’ati beyan edilen Hazret-i Süleyman’ın mu’cizesine yaklaşıyor.
5. Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti,
اِضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ (“Mûsâ’ya ‘Âsânı taşa vur’ dedik. Derhal (taştan) on iki pınar su aktı.” Bakara Sûresi, 2:60.) âyetiyle işaret edilen Hazret-i Mûsa’nın (a.s.) asâsından ders almıştır.
6. Tecrübeler sayesinde ve telâhuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa’nın (a.s.) mu’cizesinin ilhamatındandır.
Hakikaten şu mu’cizelerle bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet, dikkat eden adam, bilâ-tereddüt, o mu’cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve nümunelerdir diye hükmeder.
Ve keza, يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلاَمًا (“Ey ateş, serin ve selâmetli ol.” Enbiyâ Sûresi, 21:69.) âyet-i kerimesinin delâletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti burudete inkılâp etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me’hazdır.
7.لَوْلاَ اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّهِ (“Eğer Rabbinin delilini görmeseydi.” Yûsuf Sûresi, 12:24.) âyet-i kerimesinin -bir kavle göre- işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf’un (a.s.), Kenan’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Züleyha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret-i Yakub’unاِنِّى َلاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yûsuf Sûresi, 12:94.) yani, “Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” demesi ve bir ifritin Hazret-i Süleyman’a “Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs’ın tahtını getiririm” demesine işaret eden أَنَا اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ (“Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.” Neml Sûresi, 27:40.) âyet-i kerimesi, pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icâdâta nümûne ve me’hazdırlar.
Farklı maksatlar gütseler de hem bilim hem din örneğini aynı evrenden almaktadır. Bilimin nesnel bir şekilde ele aldığı varlığı din öznel olarak değerlendirir. Bilim için evren bir laboratuvar, eşya ise deney malzemeleridir. Tabiatta gözlemlediğimiz her türlü oluşum ve dönüşüm nedensellik içerisinde, fizik, kimya, biyoloji gibi isimlerle adlandırılan belirli kanunlar çerçevesinde meydana gelmektedir. Örneğin, bilime göre yer kabuğu, magmanın soğuması sonucu katılaşmış ve birbiriyle kenetlenmiş, sürekli hareket halindeki tektonik levhalardan oluşmuştur. Gök cisimleri kütlesel çekim yasasına göre bir denge içinde yörüngelerini takip etmektedir. Atmosferimiz de aynı çekim yasasının etkisiyle dünyanın çekim alanında bulunan gazlardan oluşmaktadır. Oysa din kainata ibret tablosu, mahlukata da nimetler silsilesi nazarıyla bakar. Tabiatta her şey bir ölçü ve düzen içerisinde cereyan etmektedir. Sünnetullah diye isimlendirilen bu düzen, her şeyin arkasında irade sahibi bir yaratıcı olduğunu gösterir. Kur'an'ın bakış açısıyla yeryüzü bir döşek, gökyüzü ise korunmuş bir kubbedir. Güneş ve ay gündüzümüzü ışıklandıran ve gecemizi nurlandıran iki lambadır. Bunlar, insanı rahmetiyle kuşatıp dünyada iskan eden bir yaratıcıyı gösteren ayetlerdir ve elbette böyle bir yaratılış boşuna değildir.
Bağlamlarındaki farklılığa rağmen örneklerin aynı unsurları içermesi din ve bilim algılarımızda yer yer çatışma alanları doğurabilmektedir. Hatta bu çatışmalar sağduyulu bir şekilde analiz edilmezse dine yahut bilime olan inancımızda büyük soru işaretleri oluşabilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki dinin ve bilimin sağladığı veriyi beraber değerlendirerek bir yoruma ulaşacak olan, nihayetinde bir insandır. İnsan ise kısıtlı bir kapasiteye sahiptir. Oysa bütün varlığı kuşatacak kadar geniş uzantıları ve derin kökleri olan iki farklı disiplinde bütüncül bir bilgiye ve çok boyutlu düşünme becerisine sahip olmak kolay değildir. Bilimin tüm branşlarında her türlü şüpheden uzak kesin ve nihai bilgiyle donanmış olmak mümkün olmadığı gibi cahiliye döneminde badiyede yaşayan ümmi arap toplumunun saf mizacını ve tabi zevklerini, kültürel arka planını yansıtan, mecaz ve istiarelerle dolu hayal hazinelerini barındıran, zengin ve nahvi bir dil olan Arapça’nın bütün inceliklerine ve geçmişten bugüne kavramsallaşarak gelişen dini ilimlere tümüyle vakıf olmak da mümkün değildir. Buna ilave olarak, insan bazı alanlarda kendisini geliştirirken diğer alanlarda kabiliyetlerini köreltebilmektedir. Bireyler somut-soyut, sayısal-sözel, maddi-manevi olarak ayrılan alanlarda farklı yatkınlıklara sahip olabildikleri gibi bu alanlardan birine yöneldikleri zaman diğerinde gerileyebilmektedir. Belirli meslek gruplarındaki insanların meselelere yaklaşım tarzları, akıl yürütme biçimleri, hatta karakterleri, o mesleğin gereksinimlerine göre şekillenebilmektedir. Din ve bilimi bir arada yorumlayabilmek ise aynı anda hem soyut hem somut düşünebilmeyi, matematiğin kesinliğini belagatın gizeminden ayırt edebilmeyi, gerektiğinde rasyonel, gerektiğinde imgesel bakabilmeyi, sebepler dünyasında yaşarken nihilizme sapmamayı, müsebbibül esbaba iman ederken de hayattan kopmamayı gerektirir.
Din ve bilimi bir arada muhakeme edebilecek yetkinliğe sahip olmanın zorluklarının yanında, insan aklını tesir altında bırakan ve yanlış hükümlere yönlendiren başka insani engeller de bulunmaktadır. İnsanın zaaflarından biri akli melekelerinin istemsiz olarak duygu durumunun, ön kabullerinin, heva ve heveslerinin, alışkanlıklarının, tarafgirlik hislerinin, benlik faktörünün ve sürekli menfaatini kollama dürtüsünün etkisi altında olmasıdır. Akıl bir yolda ilerlerken her zaman önden gitmez, çoğu zaman etkisi altında olduğu duyguların arkasına takılır. Bunun bir örneği, insanın içinde yaşadığı toplumun genel kabul görmüş değerlerinden ayrı düşmek istememesidir. İnsan sosyal bir varlık olma cihetiyle toplumdan güç alır. Toplumun bir parçası olmak onun hayatını kolaylaştırdığı gibi toplumun değerleriyle paralel düşünmek de ona zihinsel bir konfor alanı sağlar. İnsanın bu konfor alanından çıkıp kendi fikir dünyasını inşa etmesi, dini veya dünyevi bir konuda gerçeğin peşine düşmesi ciddi bir çaba harcamasını gerektirir. Bundan daha da zor olanı ise, gerçeği bulduktan sonra bu gerçeğe göre kendi hayatına şekil verme gerekliliğidir. Oysa içinde bulunduğu sosyal dokunun genel kabul görmüş değerleriyle uyum içinde yaşamak çok daha kolay ve tehlikesiz bir tercihtir. İnsanın bu özelliği akademik çevredekiler için de, dini oluşumlardakiler için de geçerlidir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle insanların akıllarını kullanarak ulaştıkları sonuçlar her zaman saf aklın ürettiği mutlak doğrular olarak değerlendirilemez. Zaten tarihin belirli dönemlerinde birbiriyle çelişen, hatta çatışan çok sayıda felsefi ekolünün varlık göstermiş olması buna delildir. Akla dayandığını iddia eden birçok kültürel, siyasi, dini akım geniş kitleler tarafından bir müddet kabul görmüş fakat zaman içerisinde etkisini kaybetmiştir. Hatta, insanoğlunun hak ve hakikate karşı işlediği suçların dosyası o kadar kabarıktır ki içinde sahte delil üreten bilim adamlarından kendi kutsal kitaplarını tahrif eden din adamlarına varıncaya kadar akıllarını dürtülerinin emrine vermiş bir yığın sahtekarın sabıka kaydı doludur. Günümüzde de hem din hem bilim, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ideolojik ve siyasi kamplaşmaların ve kişisel çıkarların aparatı olmuş ve popülizmden fazlasıyla hissesini almıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bizim dini metinlerden çıkardığımız yorumların, içinde bulunduğumuz zaman diliminin bilimsel verileriyle çelişiyor gözükmesi, din ve bilimin ontolojik olarak çatışması anlamına gelmemektedir.
İSLAM DİNİNE GÖRE VARLIĞIN YARATILIŞ GAYESİ VE İNSAN
İslam inancına göre, varlık sahasında gözlemlenen her şey Allah Teala'nın yaratması sonucunda vücut bulur. O, bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der ve o olur. Evrenin varoluş süreci de bu emirle aniden başlamış ve en küçük bir kusur olmadan devam etmektedir. Allah’ın takdir ettiği gün geldiğinde, bütün evren, bir kitabın sayfalarının dürülüp toplanması gibi toplanacak ve başlangıç haline döndürülecektir. Ardından, yeni bir yaratılışla ebedi âlemlerin kapıları açılacaktır. Bu var oluş ve yok oluşlar elbette rastgele ve amaçsız değildir. İç içe geçmiş, birbirinden hikmetli, sanatlı ve ihtişamlı âlemleri yaratan yüce Zat elbette bir gaye gözetmiştir.Kudret kalemiyle yazılmış bir kitap gibi gözlerimizin önüne serilen kainat, çok önemli bir mesaj içermektedir. Bu mesajı okuma görevi, halifelik misyonuyla dünyaya gönderilen insana verilmiştir; çünkü insan, tam da bu görevi yerine getirebilecek bir fıtrat üzerine yaratılmıştır. Kainatta olan hemen her şey bir şekilde insanın yaratılışına yerleştirilmiştir veya insanla ilişkilendirilmiştir. Adeta insan küçültülmüş bir kainattır, kainat ise büyük bir insandır. Maddesi ve ihtiyaçları cihetiyle insan zaten birçok unsurla bağlantılıdır. Cismi kainatın her bir tarafındaki farklı atomlardan süzülerek yaratılmıştır. Kendisi gibi birçok hayat sahibi varlıkla benzeşmektedir. Rızkını elde etme zorunluluğu onu doğrudan toprakla, yağmurla, güneşle bağlı hale getirir. Gece ile gündüzün birbirini takip ediyor oluşu, mevsimlerin oluşumu insanın yaşamsal döngüsünün bir parçasıdır. Göğün dengesi ve düzenin devamı hayatın olmazsa olmaz gerekliliğidir. Hayatını idame ettirmek için gerekli olan ihtiyaçları onun tabiatla zaruri bir bağ kurmasına neden olmaktadır. Duyu organları vasıtasıyla eşyayı ayrıntılı bir şekilde tanırken hazzı ve acıyı tecrübe eder. Menfaat ve zararı öğrenir. İnsan, yaşamsal ihtiyaçları söz konusu olmadığı durumlarda, diğer canlıların aksine, merak cihetiyle veya muhabbet cihetiyle varlığa ilgi duyar. Uzayın sınırlarını keşfetmek ister. Atom altı parçaları gözlemlemek için uğraşır. Hayatın nasıl başladığını, evrenin sonunun ne olacağını araştırır. Çevresindeki her şeyle akli veya duygusal bağlar kurar. Nesli tükenmiş canlılara üzülür. Buzullara sıkışmış balinaları kurtarmak için yardıma koşar. Midesini doyurduğu gibi aklını ve kalbini de doyurmak ister. İnsan sadece bedeni yönleriyle değil, ruhi yönleriyle de kabiliyetlerle donatılmıştır. Kemalata tutkundur, hep mükemmeli arar. Yüreğinde merhamet duygusu taşır, menfaati olmadığı halde başkalarına yardımcı olur. Haksızlık karşısında öfkelenir, bu uğurda mücadele eder. Ailesini, mülkünü sahiplenir. İnsandaki bu bütüncül yaratılış, her şeyle ilgili oluş, benlik, akıl ve duygular onu eşyayı tanıma, sebep-sonuç ilişkileri kurma, fiilden faile, sanattan sanatçıya ulaşma, bunun sonucu olarak da yaratıcıyı arama, varoluşun gayesini sorgulama konusunda donanımlı kılar. Bu gayeyi öğrenmek insana yaratıcısı tarafından verilen en önemli görev olduğu gibi insan için ruhunun derinliklerinden gelen bir iniltiyi de dindirmek gibidir. Çünkü insan kendi varlığını anlamlandıramadan huzur bulamaz. Varlığının aslını ve amacını temellendiremeden bir boşluğun üzerine hayatını inşa edemez.
İnsanın mesken edindiği evren ezeli olmadığına göre ve kendisi de sonsuz bir hayat sürmediğine göre, insanın varoluşunun gayesini kendi başına fani varlık içerisinde araması muhaldir. Böyle bir bakış açısı, “Hayatın gayesi yaşamaktır,” demek gibi, içinde bir nevi totoloji barındırır. İnsan varlık gayesini ancak onu yoktan var edenin muradını bilmekle mantıklı bir zemine oturtabilir. Allah’ı tanımadan ve onun rızasını gözetmeden hayata dair belirlenen her hedef bir avuntudan öteye geçemez. İnsanın bu dünyadaki hali, ait olmadığı bir yerde, tanımadığı bir topluluğun arasında, nasıl ve niçin getirildiğini bilmeden gezinip duran bir adam gibidir. Ne yapacağı hakkında hiç bir fikri bulunmayan böyle bir yabancı, nasıl ki her şeyden önce bulundugu mekanın sahibini öğrenip oraya getiriliş nedenini ondan sormak isterse, insanın da Allah’ı tanıyıp vahye kulak vererek varlığın anlamını idrak etmesi en derin ve öncelikli arzusudur. İşte Allah'ın kelamı olan Kuran, insanın bu temel meselesini çözmek için inmiştir ve bizlere Zariyat suresinin 56. ayetinde yaratılış gayemizi şöyle bildirir:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.”
Bediüzzaman'ın bu ayeti tefsir eden Ayetül Kübra isimli risalesinin mukaddimesi aşağıdaki cümleler ile başlamaktadır:
“Bu âyet-i uzmânın (büyük âyetin) sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gāyesi; Hâlık-ı Kâinât’ı (kâinâtın yaratıcısını) tanımak ve O’na îmân edip, ibâdet etmektir. Ve insanın vazîfe-i fıtratı (yaratılış vazîfesi) ve farîza-i zimmeti (boynunun borcu), marifetullah ve îmân-ı billahtır (Allah’ı tanımak ve îmân etmektir) ve iz‘ân (iyice anlamak) ve yakīn (şüphesiz bilmek) ile vücûdunu ve vahdetini (birliğini) tasdîk etmektir.” (Şualar, 7. Şua)
Aklıyla ve en derin sezgileriyle varlığın bir yaratıcıya sahip olduğunu, bu yaratıcının da bir amaç taşıdığını kavrayan insan için, fani ve sınırlı doğasıyla ezeli ve mutlak olan yaratıcıyı tanımaya çalışmak, sonsuz bir yolculukta ilerlemek gibidir. Eşi, benzeri, zıddı olmayan, tasavvur ve tahayyül edilemeyen, mekandan ve zamandan münezzeh, akılların kuşatamadığı yüce yaratıcının zatının, eşyaya beş duyu organının penceresinden bakan insan tarafından idrak edilebilmesi elbette mümkün değildir. İnsanın yaratıcısını tanıması ancak yaratıcının fiilleri üzerinden, yine onun gönderdiği vahyin rehberliğinde ve insani sınırlar içerisinde gerçekleşebilir. Bu çerçevede insan eşya ile kurduğu ilişkiden yola çıkarak bazi kıyaslamalara gider. Yaratıcının mahlukat üzerindeki tasarrufunu kendi dünyasındaki cüzi örneklerle benzeştirir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, “Kendinde bir rububiyet-i mevhume (kuruntudan ibaret bir otorite), bir mâlikiyet (sahiplik), bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had (sınır) çizer, onunla muhit (her şeyi kuşatan, Allah'a ait olan) sıfatlara bir hadd-i mevhum (sanal bir çizgi) vaz eder (belirler). ‘Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur’ diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.” Böyle bir tanıma da yine Allah’ın azametine layık bir tanıma değil, insanın fıtratına uygun bir tanımadır. Hazreti Peygamber (s.a.v) ümmetine öğrettiği bir duada, “Ey bütün mahlukat tarafından bilinen Rabb'im, seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık,” diyerek bu hakikati ifade buyurur.
İnsanın hakikat yolculuğu ciddi bir tefekkür sonucu bir anlık bir bilince erişmekten ibaret olmadığı gibi aklın çerçevesiyle de sınırlı değildir. Hayat, insanı kamil olma yolunda her safhasında ayrı bir idrak seviyesine erdiren, ayrı zorluklarla mücadele gerektiren uzun bir süreçtir. Bu zorlu süreçte insana düşen, akıl, kalp ve salih amel birlikteliğinde bu sürecin her adımını kazanıma çevirecek şekilde vahyin rehberliğine tabi olmaktır. Bu tabiiyetin insana kazandıracağı marifetullah ve muhabbetullah, insanın hayatta elde edebileceği en değerli servet olduğu gibi bu dünyadan ayrılırken yanında götürebileceği yegane şeydir.
KURANIN ANA AMACI NEDİR
İnsan, fıtratının gereği olan ben neyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum, ne için varım sorularına kainattan cevaplar aradığı gibi aynı fıtratın neticesi olarak kainatın sahibinden de bir mesaj umar. Kuran, insanın Allah’tan beklediği bu mesajdır. Ona, yaratılışına uygun, tanıyıp bildiği, tecrübe ve idrak ettiği değerler üzerinden hitap ederek tebliğde bulunur. Kuran tebliğini dört temel üzerine inşa eder. Bunlar kısaca, Allah’ın var ve yegane oluşu anlamına gelen “tevhid”, insanın dünyada başıboş olmayıp bir amaca yönelik yaratıldığını bildiren “nübüvvet”, dünya hayatının bir sonucu olacağını haber veren “haşir” ve insanın yaratıcısına ve yaratılmışlara karşı görev ve sorumluluklarını emreden “adalet” olarak sayılabilir. Bu dört temel unsur Kuran’ın bütününe sirayet etmiştir. Her bir surenin, hatta her bir ayetin arkasında ana maksat olarak saydığımız bu dört unsur bulunmaktadır. Bu unsurların her birinin, insanın kendini idrak ettiği andan itibaren zihnini kurcalayan sorulara cevap niteliğinde olduğu açıktır. Kuran’ın bildirdiği hakikatler insana nasıl var olabildiğini, kendisini var eden kudretin ondan ne murad ettiğini, varlığını kimin rehberliğinde ve ne şekilde sürdüreceğini, tercihlerinin sonunda kendisini neyin beklediğini söyler. Bu çerçevede Kuran, kendi tebliğini yapmak adına varlıktan örnekler getirirken, ülfet perdesi arkasında saklanan harikuladeliklerdeki tevhid delillerini gözlerimizin önüne sererken, tabiattaki devinimlerin, değişimlerin, dönüşümlerin ardından gelen çeşit çeşit dirilişleri şahit göstererek ahiretin gelişini müjdelerken, geçmiş ümmetlerin ibret dolu hayatlarından bizlere dersler çıkarırken bilimin ve tarihin alanına girecek konulara değinse de doğrudan bilimsel ilerlemeyi veya tarihsel aktarımlarda bulunmayı amaç edinmez. Allahı tanımada araç olabilecek bilim ve tarih gibi unsurları amaç seviyesine taşımaz. İnsanın anlam arayışını saptıracak yanlış hedeflerle zihnini bulandırmaz.KURAN BİLİMLERDEN BAHSEDER Mİ?
Kuran dört temel esasını tebliğ etmek adına tarihin ve bilimin ilgi alanına giren konulardan örnek getirirken, işari manalarında, dolaylı anlatımlarında, satır aralarında ana maksatlarından taviz vermeden tarihsel vakaların veya bilimsel hakikatlerin uçlarını gösterebilir. Örneğin, aşağıdaki ayette insanın öldükten sonra tekrar diriltilmesinin Allah için hiç de uzak görülemeyeceğini ispat etmek için, insanın daha bu dünyada bir yaratılıştan diğerine evrilip durmasını delil getirirken, modern tıbbın gelişmesiyle öğrendiğimiz şaşırtıcı bilgileri bize 1400 yıl öncesinden haber vermektedir:“Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra (rahim cidarına) yapışan bir hücreden, sonra esas unsurlarıyla hilkati tamamlanmış, ama bütün azalarıyla henüz tamamlanmamış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyaya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi henüz çocukken öldürülür, kimi de hayatın en düşkün biçimine götürülür. Öyle ki daha önce bildiği şeyleri bilmez hale gelir. Yeri de kupkuru görürsün, ama oraya Biz su indirince çok geçmeden kıpırdanır, kabarır da gözü gönlü açan her güzel çiftten nice nebat bitirir.” (Hac: 5)
Başka bir ayette de insanlara adaleti ayakta tutsunlar diye peygamberlerle birlikte kitabın ve mizanın indirildiğinden bahsederken, aynı ayette fayda ve kuvvet unsuru olarak demirin de indirildiğini söyler. Burada seçilen “اَنْزَلْنَا - indirdik” kelimesi ile demirin göksel bir nimet olduğunu hatırlatmakla birlikte dünyadaki demir madenlerinin büyük çoğunluğunun göktaşı yağmurları kaynaklı olduğuna işaret eder. Hem de bunu Kuran’ın baştan 57. sondan 58. suresi olan “El Hadid - Demir” suresinin (Doğada demirin 54, 56, 57 ve 58 atom ağırlığına sahip dört izotopu bulunur.) sure başındaki besmele ile birlikte sayılırsa 26. ayetinde söyler. (Demir periyodik cetvelde 26 atom numarası ile yer almaktadır) Bununla birlikte, “El Hadid - Demir” kelimesinin ebced değeri (Ebced hesabı Arapçada harflerin rakamsal değeri kullanılarak yapılan bir hesaplama yöntemidir. ) 57 olduğu gibi baştaki belirlilik takısı olmadan “Hadid - Demir” kelimesinin ebced değeri hesaplanırsa da 26 bulunur:
“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır.” (Hadid 25)
Bazen de Kuran bir konuyu ele alırken farklı bir bağlamda çağrışımlar uyandırır. Nur suresinin Nur ayeti olarak bilinen aşağıdaki ayet, gökleri ve yeryüzünü aydınlatan, kainatı görünür kılan, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren ve gerçek sahibi Allah olan varlık nurunun, hidayet nurunun, peygamberlik nurunun, Kuran nurunun, iman nurunun hayret verici vasıflarını bir temsil ile anlatırken zihinlerimize elektrik ampulünün resmedildiği düşüncesi gelir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali (bir örneği), içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir cam (ampul) içerisindedir; o cam (ampul ise), sanki incimsi (yuvarlak ve beyaz) bir yıldızdır (yukarıda asılı bulunur) ki; (içindeki parlak ışık) doğuya da batıya da ait olmayan pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur; (benzeri bulunmayan bir yakıta sahip gibidir ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da (ışığına kıyasla ısısı çok az) yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur! (ışığı pırıl pırıldır) Allah kimi dilerse onu Kendi nuruna iletir. Allah insanlar için (işte böyle) örnekler verir. Allah, her şeyi Bilendir.” (Nur 35)
Kuran’ın dört esasından biri olan ahiret akidesinin bir cüzü de kıyametin kopacağına dair olan inançtır. Günümüzde galaksilerin çarpışmasından, yıldızların patlamasından, karadeliklerin dev gök cisimlerini yutmasından veya termodinamiğin kanunlarından haberdar olan bizler kıyametin kopmasını yadırgamasak da 1400 yıl önce buna ihtimal vermek bile pek mümkün değildi. Kuran o günün dehşetiyle insanları uyararak iyilik ve hayıra çağırdığı Neml suresinin 88. ayetinde kıyameti tasvir ederken, bizlere son yüzyılda fark ettiğimiz bir gerçeği neredeyse apaçık bir şekilde bildirir. Jeoloji biliminin verilerine göre yer kabuğu sanıldığı gibi hareketsiz tek bir parça değildir. Litosfer olarak adlandırılan dıştaki sert ve soğuk tabaka, irili ufaklı ondan fazla tektonik levhadan oluşan yapısıyla bir yapbozu andırmaktadır. Kıtaları ve dağları üzerinde taşıyan bu levhaların her biri eriyik halindeki magma üzerinde farklı yönlere doğru hareket etmektedir. Bundan 200 milyon yıl önce bütün kıtalar bitişik tek bir kıta halindeyken bu tektonik levhaların binlerce kilometre sürüklenmesi sonucu kıtalar birbirinden ayrılarak uzaklaşmış ve bugünkü şeklini almıştır. Kuran bu hakikati bir kıyamet sahnesinden sonra, fakat geniş zaman kipinde ve sağlamlığa vurgu yaparak anlatır. İnsan zihninin düşünce sistematiğinden haberdar olan Allah kelimeleri öyle yerli yerinde kullanarak sapasağlam bir ifade sanatı ortaya koyar ki hem geçmiş zamanın insanları gözlerini ve akıllarını yalanlamak durumunda kalmadan bir ahiret tasvirinden ibret alır hem de bizler Kuran’ın bilimsel bir mucizesini daha görmenin hayranlığını yaşarız:
“Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdârdır.” (Neml 88)
Kuran-ı Kerim ve bilimsel bulgular arasında bunlar gibi daha birçok paralellikten söz etmek mümkündür. Bu konuda yazılmış çok sayıda eserden daha ayrıntılı bilgilere ulaşılabilir.
KURAN NEDEN BİLİMSEL GERÇEKLERDEN APAÇIK BAHSETMİYOR?
İçinde yaşadığımız çağın değerleri göz önüne alınırsa, Kur’an’ın bilimsel gelişmelere öncülük etmesini beklemenin neden yaygın bir tutum olduğu anlaşılabilir. Günümüzde zenginlik, makam ve mevki sahibi olmak, gücü elinde tutmak gibi dünyevi başarılar neredeyse yegane kriter olarak kabul edilmektedir. Birçok insanın nazarında dünya hayatında başarılı olmak, haklı olmanın göstergesi sayılmaktadır. Bu durum, neyin doğru neyin yanlış olduğunun da maddi getirilerle belirlenmesine yol açmaktadır. Toplumun hayat algısı dünyevileştikçe, dini değerler de bu değişimden nasibini almaktadır. İnsanlar, dinlerinden dünyevi başarı ve cenneti dünyada yaşamak gibi beklentiler içine girmekte, dünyada zenginlik ve mutluluk getirmeyen bir dine inanmak istememektedirler. Oysa din, dünyevi başarıyı hedefleyen bir ilerlemeyi değil, Allah'ın rızasını kazanmayı hedefleyen hak ve hakikat temelli bir tekamülü yüceltir.Modern insanın heves ve beklentilerine doğrudan hitap eden bir tarzda olmasa da Kur’an’ın birçok bilimsel gerçeğe değindiğini daha önce belirtmiştik. Bunu yaparken Kuran’ın bir bilim kitabı açıklığında kavramları ele almaması bir kayıtsızlık değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercihin nedenlerini birkaç başlık altında inceleyebiliriz.
1- KURAN FURKANDIR
Kuran’ın bir adı da Furkan’dır. Fark kökünden gelen bu kelime hakla batılı, imanla küfürü, helal ile haramı ayıran anlamında kullanılır. Furkan-ı Hakim bu özelliği ile insanın selim aklının kolaylıkla kabul edeceği sağlam inanç esaslarını ortaya koyar. Bu esaslarla temellendirdiği ve yaratılışıyla tam uyumlu olan ahlaki ölçüleri, emir ve yasakları, yaşam biçimini bildirir. Böylelikle temiz fıtratlı, hakikati arayan, Kuran’ın yücelttiği ahlaki değerleri benimseyen, bu değerler doğrultusunda emir ve yasaklara itaat etmeye azimli insanları etrafında toplar. Ardından da bu müminlerini daima hayra yönelterek kendilerine verilmiş olan insani meziyetleri bir ömür boyu inkişaf ettirmenin yollarını gösterir. Öte yanda Furkan-ı Hakim, fıtratları bozulmuş, ilahi otoriteyi tanımayan, Kuran’ın belirttiği ahlaki ölçülerle çatışan, kendi arzu ve ihtiraslarını sınırlandırmaya yanaşmayan insanları da kendisinden uzaklaştırır. Aşağıdaki ayetler, insanların Kuran’a yaklaşımlarına göre Kuran’ın da onlara farklı tesir ettiğini belirtmektedir:“Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki, yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine onun ayetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.” (Enfal, 8/2)
"Yeni bir sure indirildiğinde onlardan / inkârcı münafıklardan bazıları: 'Bu inen kısım hanginizin imanını artırdı acaba?' diyerek vahyi küçümserler. Ama bu, iman edenlerin imanını, yakinini artırır ve onlar sevinip birbirlerini müjdelerler. Fakat o sureler, kalplerinde küfür ve nifak hastalığı bulunanların inkârlarına inkâr kattı ve onlar kâfir olarak öldüler.” (Tevbe, 9/124 ve 125).
“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsra,17/82).
Allah’ın ayetleri okunduğunda kalpleri ürperen müminlerin Furkan-ı Hakim etrafında kümelenmeleri, vahyi küçümseyen inkarcıların ise alay ederek ondan uzaklaşmaları, müslüman topluluğun gelişip güçlenmesi için hayati önem taşıyan sağlıklı bir sosyal dokunun oluşmasını beraberinde getirir. Vahyin aydınlığında yola çıkan bir fert, kişisel potansiyelini gerçekleştirme ve insanı kamil olma yolunda zorlu bir sürece adım atmış demektir. Bu zorlu sürecin altından kalkabilmek sosyal dayanışmayı gerektirdiği gibi bireyin potansiyelindeki güzelliklerin gelişip olgunlaşması da toplum içinde karşılıklı etkileşimde bulunmasına bağlıdır. Bireyin toplumdan aldığı geri dönüşler, kendi karakterini inşası adına belirleyici olur. Bununla birlikte insan, aynı hedefe yönelenlerin varlığını bilmekle motivasyon kazanır. Sosyal destek, bireye olumlu davranışlar sergileme cesareti verirken, nefsin zorlayıcı dürtülerini kontrol etme konusunda da yardımcı olur. Kuran’ın, insan yaşamını her yönüyle derinlemesine kapsayan bir rehber olduğu düşünüldüğünde, sosyal dayanışmanın önemi çok daha da iyi anlaşılır. Çünkü Kuran, bireylerin duygu ve düşünce dünyasını, inanç esaslarını, ibadetlerini, dünyevi amellerini, ahlaki yapısını ve çevreleriyle olan ilişkilerini yönlendiren bütüncül bir kitaptır.
Kuran’ın amaçlarından biri de, Kurani değerlere önem veren ve bu değerler doğrultusunda kendini geliştirme iradesi taşıyan insanları bir araya getirerek, onların tekemmülüne katkı sağlayacak sağlıklı bir sosyal yapı oluşturmaktır. Bu uğurda hak taliplerinin bir araya gelmesi kadar batıla mübtela olanların toplumdan ayrışması da önem arz eder. Şifa ve rahmet kaynağı olan her bir Kuran ayetini inkar etmekle, bir hakikate, bir meziyete yahut bir fazilete sırtlarını dönen kafir ve münafıkların bozucu etkisinden müminleri korumak tebliğin gerekliliğidir.
Furkanı hakimin sağlıklı bireylerin yetişebileceği böyle bir çevreyi müminler için hazırlaması, insanları hür iradeleriyle başbaşa bırakmasıyla mümkün olur. Çünkü insan mecburiyet altında karakterini gizleyerek iki yüzlü tavırlara girer. Ancak kendisini hür hissettiği durumlarda aslına uygun davranışlarda bulunur. Eğer farklı seçenekler arasında özgür bırakılırsa özünde barındırdığı şeyi dışa yansıtan tercihler yapar. Şerre yönelmek, batılın peşinden gitmek istiyorsa da bunu mantığa bürüyebilmesi için bir aralık kapı olmasını ister. Bu nedenle insanın inanmak ve inkar etmek üzere özgür bırakılması, yani imtihan sırrının korunması Kurani bir esastır.
2- İSLAM İNANCINDA İMTİHAN SIRRI
Bir hikaye anlatırlar; köyün birinde muhtar, köyün meydanına akşam vakti kocaman bir kazan koydurur. Köylülere geceleyin birer ölçek süt getirmelerini, bu sütten peynir yapılacağını ve herkese eşit miktarda peynirin dağıtılacağını söyler. Köylüler, “Gecenin karanlığında kim görecek? Hem bir kazan sütün içerisine bir kap su koysam ne fark edecek?” diyerek sabaha kadar birer birer kazanı doldururlar. Sabahın aydınlığı ile kazanın ağzına kadar suyla dolmuş olduğu ortaya çıkar.İnsan yaratılışı gereği hür, tercihlerinde özgür, yaptığı seçimlerin sonuçlarından da mesul bir varlıktır. Bizi biz yapan şey, irademizi kullanarak yaptığımız tercihlerdir. İrade sahibi olduğumuz için ahirette hesaba çekilecek, mükafat veya azap göreceğiz. Hür iradenin hareket alanı ise özümüzde olanın ortaya çıktığı belirsizliklerdir. Bu hikayede olduğu gibi, insanın mahiyetinin ortaya çıkması, hak ve batıl arasında yapacağı tercihlerde kendisini özgür hissetmesine bağlıdır. Hayata bakışımız, yaşam biçimimiz, değer yargılarımız, özgür hissettiğimiz anlarda kendisini gösterir. Arzu ve ihtiraslarımız, heva ve heveslerimiz, kaçamak yapmak için gölgeli alanları fırsat olarak değerlendirir.
Kuran-ı Kerim, davetini sunarken insanı hiçbir açık kapı bırakmayacak şekilde inanmak zorunda bırakmaz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, akla kapı açar ama iradeyi elden almaz. Buna imtihan sırrı denir. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker. Aynen öyle de Kuran insanı dupduru hakikatlerle besler, apaçık delillerini sunar, inanmak için yeterli doneleri sağlar fakat insanı özünde olanı ortaya koyacak şekilde tercihinde özgür bırakır.
“Gerçeği bilmeyenler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize mûcize gösterilmeli değil miydi?’ Onlardan öncekiler de buna benzer sözler söylemişlerdi. Kalpleri nasıl da birbirine benziyor! Gerçekleri iyice bilmek isteyenler için delilleri apaçık gösterdik.” (Bakara 118)
Evet, Kuran-ı Kerim’in bir adının da Furkan olduğunu söylemiştik. Çünkü o hak ile batılı ayırdığı gibi has ile hamı da ayırır. Elmas ruhlu Ebu Bekir’in kömür ruhlu Ebu Cehil’den farkını ortaya çıkarır. Eğer Kuran geleceğe dair tarihsel olaylardan ve bilimsel keşiflerden apaçık bir şekilde bahsetseydi, imtihan sırrı ortadan kalkacak ve bu fark ortaya çıkmayacaktı. Çünkü akıllar Kuran’ı kabul etmeye mecbur olacaklardı. Aklı inkar edemeyen, gönlü de iman edemeyenlerle dolu yekpare ve hastalıklı bir insan topluluğu içinde gerçek müminler ayrışıp saflaşarak terakki ve tekemmül etmekten mahrum kalacaktı.
3- KESİNLİK VE BELİRSİZLİK ARASINDA TEKAMÜL
Bazı insanlar, Kuran’ın iman hakikatlerine insanları inandırmak için elinden geleni yaptığını ama bu çabaların genellikle sonuç vermediğini düşünür. Ancak gerçekte durum hiç de öyle değildir. Evet Kuran iman etmek için yeterli olan apaçık delilleri insanın önüne serer fakat onu inanmaktan başka çaresi kalmayacak bir durumda bırakmaz. Çünkü bu, imtihan sırrına aykırı olduğu gibi insanın gelişimine de engeldir.İnsanın özgürce tercih yapabilmesinin önünü tıkayan zorunlu yönelişler, insanı tefekkürden ve tekamülden alıkoyar. İnsan ancak sorgulayarak, aklını, tecrübelerini, hislerini hep birlikte kullanarak kalıcı bir ilerleme sağlayabilir. Hatta birçok soyut gerçeği bizzat yaşayarak öğrenebilir. Her türlü kesinlik hali insan için zorunlu bir yöneliştir. Bir şeyi kesinleştirmek, aynı zamanda son noktayı koymak ve durmak demektir. Belirsizlik ise, sürekli bir arayış ve keşif içinde olma halidir. Bu da tefekkürün ve tekamülün devamını sağlar. Bilimde, sanatta, ticarette, ahlakta ve inançta "Ben oldum!" diyen bir birey, aslında duraklamış ve gerilemeye başlamıştır. İleriye gitmeyi bıraktığı için potansiyelini zayi etmiştir. İslam dini, imanda ve amelde insana, "Ben oldum!" deme lüksünü tanımaz.
Kendinden emin olamama hali mümine müthiş bir dinamizm verir. Hiçbir zaman yaptıklarını geçerli ve yeterli görmez. Olması gerekenin yanında kendi amelini azımsar. Sürekli daha fazlasını, daha iyisini ve daha ihlaslısını hedefler. Amellerinde nifak endişesi onu teyakkuzda tutar. Müslim’de geçen, Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb–ı Hak: Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur. Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir. Yalan söylüyorsun. Sen, "babayiğit adam" desinler diye savaştın, o da denildi, buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da: Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar. İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum, cevabını verir. Yalan söylüyorsun. Sen "âlim" desinler diye ilim öğrendin, "ne güzel okuyor" desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur. Sonra emrolunur, o da yüzüstü cehenneme atılır. (Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder. Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur. Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım, der. Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "ne cömert adam" desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır.”
Amelde olduğu gibi imanda da mümin kendisinden emin olamaz. Nifak endişesi ve ölürken imansız gitme korkusu onu her zaman tedirgin eder. Buhari’deki bir hadiste belirtildiği üzere, İbnu Ebi Müleyke rahimehullah anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabından olup da Bedir Gazvesi'ne katılanlardan otuz kadarına yetiştim. Hepsi de kendi hesabına nifaktan korkuyorlar ve dinlerinde fitneye düşmekten kendilerini emniyette hissetmiyorlardı." [Buharî, İman 36 (Bab başlığında kaydetti).]
Allah'ın azameti ve insanın acizliği düşünüldüğünde Allah'ı tanıma yolunda her zaman alınacak mesafeler olduğu açıktır. İnsan imanda derinleştikçe Allah'ı hakkıyla tanıyıp ona layıkıyla kulluk edemediğinin farkına varır ve akibetinden endişe etmeye başlar. Bu tedirginlik insanı teyakkuza sevk eder. Zayıflıklarını kuvvetlendirme, eksikliklerini tamamlama yoluna gider. Aynı şekilde insan Kuran’dan beslenerek imanını arttırma gayretine girince, bir yandan birçok meselesine çözümler bulurken bir yandan da Kuranın bazı gizemli ifadelerine zihni takılır. Zihnindeki kapalılıkları giderme düşüncesi onun Kuran’a olan ilgisini ve merakını katlayarak derinleştirir. Bu da müminin tembellikten sıyrılarak Kuran’ı anlamak için gereken azmi göstermesine ve tefekkür yolunda içinde hiçbir şüphe barındırmayan bir hidayet kaynağına dört elle yapışmasına neden olur.
Kuran’ın imtihan sırrını ortadan kaldıracak şekilde bilimsel gelişmelerden apaçık bir şekilde bahsetmemesindeki hikmetlerden birisi, insanın Kuran’a olan ilgisini ve ihtiyacını canlı tutmak ve tekamülünün devamını sağlamaktır. Kuran, özgün üslubuyla doğadan deliller sunarken, bu ifadelerin farklı anlam katmanları barındırdığını hissettirir. İnsanın zihnine takılan hususların derin hakikatlerin ipuçları olduğunu düşündürür. Güven veren ayetleriyle bu ipuçlarını çözmek için insanı cesaretlendirir. Gereken gayreti gösterenlere ise sırlı hakikatlerinin kapısını aralar.
4- İNSANIN NEYE DAVET EDİLMEYE İHTİYACI VAR
İnsan yaratılışı gereği dünyevi kazançlara karşı gayet hırslıdır. Hayatını devam ettirme güdüsü onu belirli zaruretlere mahkum eder. Yeme, içme, örtünme, barınma gibi temel ihtiyaçların ötesinde, sınırsız sayıda zevke sahiptir. Bedeni için yeterli olan birkaç lokma yiyeceği bile tadıyla, kokusuyla, kompozisyonuyla, sunumuyla adeta bir sanat eserine dönüştürür. Bunun gibi çok sayıda ihtiyacını çok sayıda ayrıntıyla bezeyerek hayattan zevk almaya çalışır. İnsan ihtiraslarıyla da hayata bağlanır. Takdir edilmek ister, geleceğini garantiye almak ister, korktuklarından emin olmak ister, başına buyruk yaşamak ister, her şeye hükmetmek ister. Bütün bu beklentiler ve kaygılar onu kaçınılmaz olarak daha fazla dünyalık kovalama yarışına sürükler. Fakat insan doğada yalnız başına olmadığı gibi doğa da insana karşı sınırsız bir kaynak sunmamaktadır. İnsan haklı veya haksız taleplerinde, zaruri veya fuzuli ihtiyaçlarında doğayı başka insanlarla paylaşmak zorundadır. Kendisi gibi bencil, iştahı kabarmış, istediklerini elde etme konusunda hırslı diğer insanlarla çatışması kaçınılmazdır. Bu çatışmaları en aza indirmek ancak insanın duygularını yönetmesiyle ve arzularını sınırlandırmasıyla mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında, insanın iyiliğini gaye edinen her inanç sisteminin her şeyden önce insana üstün bir ahlak kazandırmayı hedef alması bir zarurettir.İnsanın isteklerinin sınırlandırılmasını gerektiren bir diğer faktör de insanın doğaya karşı sorumluluklarıdır. Açgözlülükle daha fazlasını elde etme hırsı insanlık tarihi boyunca birçok felakete sebep olmuştur. Doğada neden olunan her bir tahribat aynı zamanda insanın yaşam konforunu da azaltmaktadır. Sonuç olarak insanın duyguları kontrol altında tutulmaya ve ıslah edilmeye muhtaçtır. Yoksa sonu gelmez arzuların ve ihtirasların sahibi olan insan akla hayale sığmayacak zulüm ve cinayetlerin faili olabilir. Son yüzyılda yaşadığımız, şimdi üçüncüsü konuşulan dünya savaşları yanında günümüzde korkunç boyutlara varan küresel ısınma, denizlerdeki mikro plastikler, hava kirliliği, su havzalarının daralması, zirai ilaçların yol açtığı toprak kirliliği, tarım ürünlerindeki genetik kirlilik gibi bir çok çevre felaketi insanın kontrolsüzlüğünün ne boyutlara varabileceğinin göstergesidir. İnsanoğlu ihtiyaçlarının ötesinde, kendi sonunu da getirebilecek şekilde hırsla dünyaya çalışırken öylesine hızlı yol almaktadır ki yaşanan değişime kendisi de ayak uyduramamaktadır. Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle kuşaklar arasındaki fark uçuruma dönüşmüştür. Bilgi ve habere ulaşım kolaylaşırken odaklanamama sorunu ve duyarsızlık artmış, kötülük normalleşmiş, sosyal doku dağılma noktasına gelmiştir. Son yıllarda gündemimize giren yapay zekanın ulaşabileceği seviyelerin tehlikesi bizzat yapay zekanın geliştiricilerini bile korkutmaktadır.
Bütün bu saydığımız unsurlar insanın dünyaya karşı ne kadar hırslı olduğunun göstergesidir. İnsan zaten kendi ihtiyacının ve doğanın kapasitesinin çok üzerinde bir hızla ilerleme kaydederken insanı dünya için çalışmaya teşvik etmek anlamsızdır. Oysa bu hırsı dengeleyecek, sınır koyacak, toplumun genelinin faydasına yöneltecek moral değerlere karşı insan son derece direnç gösterir. O halde asıl yapılması gereken, insanın hırsını daha da kamçılayacak şekilde onu dünyaya çalışması için motive etmek değil, nasihatta bulunarak ahlaki ve vicdani sınırlara uymasını temin etmektir. Kuran bu zor işi yapmakta, insanı dünyaya değil sırat-ı müstakime hidayet etmektedir. Bilim ve teknolojiden doğru şekilde faydalanmak ancak ahlaklı insanlar eliyle mümkündür. Bu nedenle Kuran’dan ahlaki değerlere değil de bilimsel hakikatlere değinmesini beklemek yerinde olmayan bir beklentidir.
Bir an için bu beklentinin gerçekleştiğini düşünelim; eğer Kuran her bir ayetiyle çok sayıda teknolojik gelişmeye önayak olacak şekilde bilimsel hakikatlere ışık tutsaydı, bunun insanlık üzerinde nasıl bir etkisi olurdu? Muhtemelen çoğumuzun aklına ilk gelen, insanların büyük bir çoğunluğunun Müslüman olacağı düşüncesidir. Peki böyle bir iman ediş beraberinde neyi getirirdi? Elbette korkunç bir yarış. Kutsal kitaptaki bilimsel verilerden yola çıkarak keşifler yapmak için insanlar kıyasıya bir rekabete girişirlerdi. Peki bu bilgi ve güce ulaşma yarışı neyi doğururdu? İnsanlık tarihi boyunca neyi doğurmuşsa yine aynı şeyi doğururdu; mücadele ve savaş. Müminlerin birbirlerine üstünlük sağlamak için yaptıkları savaşın yegane sorumlusu da inandıkları kutsal kitap olurdu. Zira bu kitap bilim ve teknolojiye öncülük etmekle bundan doğacak sonuçları meşrulaştırmakla kalmamış, bütün sorumluluğu da kendi üzerine almış sayılırdı. Tanrının gösterdiği yolda ilerleyen insanlar, "Tanrı böyle bir bilgiyi bize verdiyse, bunu dilediğimiz gibi kullanmamızda bir sakınca yok," anlayışıyla hareket ederlerdi. Dolayısıyla Tanrı’nın ortaya çıkacak bir çok kötülüğün sorumlusu olduğu kabul edilirdi.
Bu kutsal kitap ahiretten bahsetse bile o bahisler görmezden gelinirdi. Ahlaki yönelişler ise, bu rekabet ve bilgi yarışında geri planda kalırdı. Ana teması dünya olan bir kitabın ahiret ve ahlak vurguları da çarpıtılarak dünya bağlamında değerlendirilirdi. Nitekim, kötülük işleyen bir Tanrı’ya inananlardan erdemli bir davranış zaten beklenemezdi.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kuran bilimsel gerçeklerden bir bilim kitabı gibi bahsetseydi insanı dünyevi hırslarla motive etmiş ve bunun sonuçlarını da meşrulaştırmış olurdu. İnsan zaten doğayı aşırı tüketmiş ve bu nedenle ekolojik dengeyi bozmuşken ve birbirini öldürmek için nükleer silahlar gibi teknolojiler üretmişken onu daha fazla hırslara yöneltmek bir kutsal kitabın görevi olamaz. Böyle bir kitap ahlaktan ve inançtan da dem vuramaz.
5- DÜNYA AHİRET DENGESİ İÇERİSİNDE BİLİM VE DİN
İnsan diğer canlılardan farklı olarak içinde bulunduğu anı geçmiş ve gelecekle birlikte yaşar. Bu nedenle geçmişin travmalarını ve geleceğe dair endişeleri daima yüreğinde taşır. Zaten sonu gelmez ihtiras ve iştihasıyla yaşadığı anda doyuma ulaşamayan insan, geçmişin ve geleceğin yükünü de sırtlanınca hayatı taşıyamaz hale gelir. Oysa insan ebede namzettir. Ruhunda sonsuz bir cennet hayatın boyunca maddi ve manevi hazlar içerisinde keyf edebilecek bir kabiliyetin çekirdeğini barındırır. Doymak bilmeyen duyguları, bu imtihan dünyasında kudreti sonsuz olan Allah’a sığınıp ebedi cenneti kazanmak için çalışsın diye verilmiştir. O ise acelecilikle ve sabırsızlıkla hak yolundan saparak dünyaya yönelir, ebediliği dünyada yakalamaya çalışır.İnsanın sınır konulmamış duygularını dünya nimetleriyle doyurmaya çalışması, ufuk çizgisini yakalamaya çalışmak gibi beyhude bir uğraştır. Ulaştığı her nimet insana daha fazlasını arzulatır. Cismini doyurmak mümkün olsa da ruhu hep açtır. Bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, altından iki dağı olsa üçüncüsünü ister. Şeytan, atamız Hz. Adem’i ebedi olma vaadiyle sonsuzluk ağacının meyvesinden yedirip kandırdığı gibi evlatlarını da içlerindeki sonsuzluk arzusunu fani dünya meyveleriyle doyuracabileceğini söyleyerek kandırmaktadır.
İnsanın bir zaafı da hemen olanı sonra gelecek olana tercih edivermesidir. Küçük ama yakın lezzetlere ulaşmak için büyük ama uzak nimetlerden vazgeçer. Hatta küçük bir lezzet için daha sonra katlanmak zorunda kalacağı büyük zararları bile göze alır. İsra suresi 11. ayette şöyle der:
“İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!”
İnsanın hem sonsuzluk arzusunu hem de aceleci tabiatını bilen yüce Allah, onun dünyadaki sorumluluğunu hafifleterek dini ona kolaylaştırmıştır. İnsana hakikati anlayıp hatalarından ders almaya yetecek kadar uzun bir ömür takdir etmistir. Tövbe kapısını sürekli açık tutup her an her şeye rağmen yeni bir sayfa açmasına olanak tanımıştır. Ebedi olanın yanında fani olanın kıymetinden söz edilemeyeceği halde, Allah insandan dünyayı bütün bütün terk etmesini istememiştir. “Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma.” (Kasas 77) diyerek onun zayıflığını göz önüne almış fakat hakikatten de taviz vermemiştir. Kendi bütünlüğü ve tutarlılığı içerisinde dünyevi ve uhrevi şeyleri mükemmel bir dengeye oturtmuştur. Dünyayı bir nasip, ahiret yurdunu ise hedef kılmıştır. Bu denge içerisinde dünya terk edilmez fakat hayatın gayesi de yapılmaz. Dünya araçtır, ahiret amaç. Dünya hizmet yurdudur, ahiret ücret yurdu. Dünyayı yaşanılacak kadar değerli kılan, onun kendine bakan değil ahirete bakan bu yüzüdür.
Dünya fanidir ancak ahiret dünyada yaptıklarımızla kazanılır. Dünyevi gayretlerimiz, çalışmalarımız, Allah’ın rızasını gözeterek yapılırsa ibadet hükmüne geçer ve sanki bir sonsuzluk katsayısı ile çarpılmış olur. Çünkü Peygamberimizin buyurduğu üzere, “Ameller niyetlere göredir.” Yaratılıştaki sanatı ve hikmeti keşfetmeyi hedef alan, kainat kitabını tefsir ederek tefekküre sevk eden bilimsel çalışmalar dünyevi gözükseler de ahiret yurdunu arama çabalarıdır. Bununla birlikte insanlara faydalı olarak Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan bilim insanları, insanların en hayırlılarındandır. Hatta bunu yapmak bir grup müslümanın üzerine zaruri bir görevdir denilebilir. Bu motivasyonla yapılacak bilimsel çalışmaları Kuran zaten çok sayıda ayetiyle teşvik etmektedir. Aşağıdaki ayetler bunlara örnek olarak verilebilir:
“Öyleyse, insan neden yaratıldığına bir baksın.” (Târık Suresi 5)
“(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (Gâşiye Suresi 1,18,19,20)
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin?” (Hac Suresi 46)
“De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Ankebût Suresi 20)
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) 'Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.'” (Âl-i İmrân Suresi 190, 191)
Bu denge içerisinde varlığa değer veren bir dinin kutsal kitabının, ahireti bırakıp insanı dünyaya teşvik etmesi elbette düşünülemez. Dünya hiç bir zaman ahiretin önünde, yanında veya gerisinde ikinci bir hedef olarak sunulmamıştır. Kuran, ebedi bir hayat dururken fani dünyayı insan için hedef göstererek kendisiyle çelişmez. Sonsuzla kıyaslandığında ne kadar büyük olursa olsun her sayının hiç hükmünde olduğunu bilir. Bu nedenle de dünyadan bahsederken ondan ancak ahireti kazandıracak bir araç olarak bahseder. Hayatımıza amaç edinmemizi meşrulaştıracak şekilde dünyayı methetmez, dünyaya meylettirmez, dünyayla meşgul etmez.
Birçok insan dünyayı amaç edindiği ve ahireti unuttuğu için Kuran’ı bir bilim kitabi olarak görmek ister. Onlar için dünyevi fayda üretmek en önemli meseledir, o halde din de bu amaca hizmet etmelidir. Bilimsel gelişmelere yol göstermeli, insanı dünyaya daha çok çalışmak için motive etmeli, dünya hayatının zorluklarına karşı da teselli vermelidir. Böylece insanın dünyayı cennete çevirmesine yardımcı olmalıdır. Ne yazik ki bu anlayış kimilerine göre dini bir yorum olarak gözükse bile oldukça seküler bir anlayıştır. Günümüzde çok yaygın olsa da bu anlayışı İslam ile bağdaştırmak mümkün değildir. İnsanın sadece cismani arzularini tatmin ederek mutlu olacagini iddia eden seküler dünyanın heveslerine uygun beklentilerle Kuran’ı değerlendirenlerin, çoğunlukla ahiret inancı konusunda zaaf gösteren kimseler olduğu gözden ırak bulundurulmamalıdır.
6- GERÇEK MUCİZE NEDİR
İslam dini, hakkaniyetini varlıkla tam bir uyum içinde olmasına dayandırır. İman esasları, aklın ve vicdanın tereddütsüz kabul edeceği ilkelerdir. İslam’ın emirleri ve yasakları ise bozulmamış fıtratın gereği olan ve sosyal hayatın direğini oluşturan kurallardır. İslamiyet, insanın aklıyla, kalbiyle, vicdanıyla ve cismaniyetiyle tam bir uyum içerisinde ruhlarda yer eder; selim fıtratla en ufak bir çelişki barındırmaz. Çünkü dinin birinci kaynağı olan Kuran, kainatın yaratıcısı olan Allah’ın kelamıdır. Bir kilidi ancak doğru anahtarın açması gibi, Kuran doğruluğunu kainatın sırlarını kolaylıkla açmasıyla ve varlığı her türlü çelişkilerden uzak olarak anlamlandırmasıyla gösterir. Bu çerçeveden bakıldığında, mucizeler hak olmakla birlikte, İslam dini asıl gücünü harikuladeliklerden ve bilinmezliklerden değil, varlığın özüne dayalı gerçekliklerden alır. Böyle sağlam temellerin üzerine oturan bir kitap bütün hakkaniyetini insanı saşkınlıklara sürükleyen mucizelere dayandırmaz.Mucize kelimesi, "acz" kökünden gelen, "âciz bırakan, karşı konulamayan, benzeri yapılamayan, hârika" anlamında bir terimdir. İslam literatüründe, peygamberlerin Allah tarafından gönderilmiş gerçek elçiler olduğunu kanıtlayan, nitelikleri bakımından insanları benzerini getirmekten âciz bırakan olağanüstü hadiseler mucize olarak adlandırılır. Çeşitleri ve amaçları itibariyle farklılıklar arz etmekle birlikte, peygamberlik gibi çok önemli bir misyonu yerine getirmek adına mucizelerin varlığı, özellikle tebliğin ilk muhatapları için bir ihtiyaçtı. Zira asırların ve nesillerin taşıyıcısı olacak olan bu ilk kuşak tarihin en karanlık döneminde yaşarken, hayatlarını kökten değiştirecek ve sayısız tehlikeyle yüzyüze bırakacak çok ciddi bir iddiayla muhatap olmuşlardı. Kendilerine, alemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberin diliyle, dünyayı hiçe sayarak ölümden sonraki bir hayat için çetin bir mücadeleye girişmeleri söylenmişti. Henüz işin başında, Hz. Peygamberin (s.a.v.) tertemiz şahsiyetinden ve o zamana kadar nazil olan ayetlerin ruhlara nüfuz eden tesirinden başka bu büyük iddiayı destekleyecek mahiyette bir delil bulunmamaktaydı. İşte mucizelerin büyük kısmı bu zor zamanlarda, insani ihtiyaç ve zaafları gözeterek, bazı bedevi meşrep mizaçları ikna ve kimi hassas ruhları da takviye etmek amacıyla meydana gelmişlerdi. Bu hakikatle birlikte mucizeler oldukça kısıtlı bir çerçevede kalmış, din bu harikuladelikler üzerine bina edilmemiştir. Çünkü Allah’ın ilmini, hikmetini, adaletini, sanatını ve aşkın olan kudretini gösteren asıl deliller istisnai mucizelerde değil, sebep-sonuç ilişkileri içerisinde gözümüzün önünde bir bütün olarak cereyan eden intizam ve düzendedir.
Benzeri yapılamama ve harika olma manasıyla, Kuran’ın temel esaslarını ispat adına tabiattan getirdiği delillerin her biri aslında bir mucize niteliğindedir. Devenin yaratılışı, kupkuru toprağın baharda yağmurla dirilişi, gece ile gündüzün birbirini kovalayışı bir yaratıcının varlığı kabul edilmeden izahı mümkün olmayan apaçık ayetlerdir. Bunların mucize olma yönünü bizim gözümüzde perdeleyen ise ülfet ve alışkanlıklarımızdır. Mesela Allah'ın ilim, irade ve kudretini gerektirmesi açısından güneşin doğudan ya da batıdan doğması arasında bir fark yoktur. Oysa bizim alışkanlıklarımız zaviyesinden bakıldığında güneşin doğudan doğması sıradan bir tabiat olayı iken batıdan doğması bir mucize olarak algılanacaktır.
İnsan bir gaflet neticesi olarak, sürekli maruz kaldığı şeylerdeki harikuladelikleri görmekten uzaktır. Özellikle günümüzde yapay zevklerle bezenmiş modern dünya, kafasını kaldırıp gökyüzünü bir kere seyretmemiş insanlarla doludur. Göklerin ihtişamı bir havai fişek gösterisi kadar dikkatleri çekmemektedir. Yaratılıştaki kolaylık ve bolluk Allah’ın kudretinin büyüklüğünü gösterdiği halde, insan tarafından değersizlik yahut aleladelik gibi algılanmaktadır. Hatta insan her şeyiyle yerli yerinde bir yaratılışla topraktan fışkıran canlılara değil, içlerinde anomali bulunduran birkaç aykırı örneğe ilgi duyar. Bazen bu gaflet perdesi öyle kalınlaşır ki insana, “Kainatta düzen diye bir şey yok,” hezeyanını söylettirir.
Eğer Kuran apaçık bir şekilde bilimsel mucizelerden bahsetse idi, sıradan şeyler olarak baktığımız gözümüzün önündeki birçok harikuladelik ebediyyen ülfet ve gaflet perdesi arkasında kalacaktı. Çünkü Kuran’a bakışımız her zaman bilimsel bir yenilik beklentisi taşıyacaktı. Keşfedilen her yeni mucize de kısa sürede tüketilerek sıradanlaşacaktı. Böylelikle eşyaya hikmet nazarıyla değil, deterministik bir gözle bakılacaktı. İnsanlar, doğa olaylarını ve bilimsel keşifleri sadece maddi bir perspektiften değerlendirerek, bunların arkasındaki ilahi iradeyi göz ardı edeceklerdi. En küçük şeyde bile Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti, tasarrufu olduğu düşünülmeyecek, devasa kudret tecellileri dahil her şey uzayıp giden nedenselliğin bir sonucu olarak kabul edilecekti. Tabiat perdesi gittikçe kalınlaşacak, her şeyde Allah’ın elini görmeyi gerektiren tevhid inancı zayıflayacaktı.
Kuran bizim gafletimizle yarışmak yerine onu izale etmenin yoluna bakar. İnsanın hastalıklı bakış açısıyla muhatap olmaktansa onun hastalığına tedavi uygular. Gözümüzdeki ülfet ve alışkanlık perdesini kaldırıp her bir varlıkta işleyen kudret elini bize gösterir. Bunu yaparken de normal olana, bilinene dikkatimizi çeker. “Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!” (Ğaşiye Sûresi, 17-20), diye sorar. Güneşe, aya, incire, zeytine yemin ederek, bakıp geçtiğimiz şeyler üzerindeki ilahi mühre parmak basar. “Ey akıl sahipleri!” diye seslenerek mucize beklentisi arkasında saklanıp sorumluluktan kaçmak isteyen bizleri apaçık görünen hakikate çağırır.
7- GEÇMİŞ VE GELECEK ARASINDA BİR NOKTA
Her insan kendi zamanının çocuğudur. Geçmişi ve geleceği değerlendirirken içinde bulunduğu zamanın değer yargılarıyla hüküm verir. Çoğu zaman da yanılarak anakronizme düşer. Bir şeyin önemini takdir ederken ya da mümkün olup olmadığına hükmederken zamanının şartlarıyla kendini sınırlamaktan kurtulamaz. Bu nedenle, bazen içine doğduğu çağın normlarıyla geçmişteki olguları küçümser, bazen de geleceğin getireceklerini aklına sığıştıramayarak inkar eder. Hatta bazıları, akıl ve tecrübeleriyle kendi uzmanlık alanlarında geleceğe dair öngörülerde bulunmaya çalışırken tarihe geçecek gaflara imza atar. Bilim ve teknoloji tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bugün gülüp geçtiğimiz bilimsel gaflardan birisini, 1943 yılında IBM yönetim kurulu başkanı Thomas J. Watson, dünya bilgisayar piyasasına dair tahminde bulunurken yapmıştı. Gelecekte dünyada 5 adet bilgisayar olacağını söyleyen Watson, kendince akıllıca bir öngörüde bulunuyordu. Benzer bir gafa Bill Gates’in de imza attığı iddia edilmektedir. 1981 yılında, gelecekte 640 kilobayt hafızaya sahip bilgisayarların olacağı öngörüsünde bulunduğu söylenir. Oysa bugün hepimizin ceplerine girecek kadar küçülen ve yaygınlaşan bilgisayarlar bile bunun onbinlerce katı kapasiteye sahip bulunmaktadır.Bunun gibi çok sayıda ulaşılmaz zannedilen hedef tarih boyunca geride bırakılmıştır. Her yeni başarı kısa bir süreliğine dikkatleri üzerine çekerken eskisini gündemden düşürmekte, bir zamanlar deli saçması olarak görülen şeyler zamanla sıradanlaşmaktadır. Kepler’in şeytan işi rüyalarını süsleyen, Jules Verne’nin bilim kurgu romanına konu olan aya gitme düşüncesi, marsta tekerlekli arabalar yürüten, güneş sisteminin dışına uzay aracı gönderen bizlere artık heyecan bile vermemektedir.
Geçmişten geleceğe yükselen uzun bir merdivende sadece birer basamak teşkil etse de bu keşifler insanı bazı dini beklentilere sokmaktadır. İnsan kendince önem atfettiği bilimsel olguların yaratıcısı tarafından da önemsenmesi gerektiğini düşünmektedir. Haliyle kutsal kitapta da bu olgulardan apaçık bahisler görmek istemektedir. Halbuki böyle bir bekleyiş vahyin mesajının tarihin basamaklardan birinde durmasını ve zamanla partallaşmasını beklemek gibidir. Oysa Kuran sadece gelecekteki belirli bir zaman diliminde önemsenecek olaylardan haber vermez. Bundan çok daha zor olanı yaparak bütün zamanların bilgi ve idrakine hitap eden mesajlar verir. Böylelikle, ayetlerini dondurarak kendisini modası geçmiş küçük öngörüler kitabı durumuna düşürmez. Hz. Muhammed (s.a.v.) son peygamber olarak dünyaya gönderilmiştir. Allah'ın kelamı olan Kuran-ı Kerim de kıyamete kadar bize rehberlik edecek olan son kutsal kitaptır. Aradan geçen 1400 yıllık süreç boyunca birçok alanda kaydedilen onca gelişmeye rağmen Kuran’ın hakikatleri eskimemiş, solmamış, çağın dışında kalmamıştır. Hatta Bediüzzaman’ın ifadesiyle, zaman ihtiyarladıkça Kuran gençleşmektedir. Zira Kuran ayetleri her çağda yeniden okunmakta, yeni çalışmalar sonucu elde edilen yeni bilgilerle aynı ayetlerin mana katmanları arasında keşfedilmeyi bekleyen yeni hakikatlere ulaşılmaktadır.
Bu kapsamda Kuran-ı Kerim kendine has üslubuyla ana amacına uygun olarak, insanın göklerdeki yolculuğundan da bahsetmiştir. Bir ayetinde, “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” (Rahman Suresi, 33. Ayet) diyerek göklerin sınırlarını büyük bir kuvvetle aşıp gitmenin mümkün olduğunu söylerken, gökyüzüne dikkat çektiği bir başka ayetin ardından da şöyle seslenir:
“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki siz, gerçekten tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz. Şu halde onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar?” (İnşikak Suresi, 16-20. Ayet)
Bu ayette geçen “tabaka” kelimesi türkçedeki manasıyla aynı anlamda olmakla birlikte kontekst içinde göksel tabakaları işaret etmektedir. Ayette fiil olarak kullanılan لَتَرْكَبُنَّ kelimesi ise bir bineğe binmek anlamındadır. Böylece Kuran insanoğlunun gökyüzünün farklı tabakalarındaki yolculuklarının bütününü kast ederken, zihinleri asıl mesaja odaklar. Kuran’ın meselesi insanın bindiği bir aletle bir üst tabakadan dünyayı seyretmesi değil, her bir tabakada bir başka harikuladeliğe şahit olan insanın kendi yaratılışına yerleştirilmiş evreni okuma kapasitesine bakarak hala neden iman etmediğinin sorgulanmasıdır. Evet Kuran insanın uzay yolculuğundan bahsederken ne eskiyip önemini yitirecek haberlere yer verir ne insanı başarılarından dolayı şımartır ne de apaçık ifadeler kullanarak aklının alamayacağı şeylere zamanı gelmeden önce inanmaya zorlar. Bu da onun eşsiz üslubuyla, esnek ifadeleriyle, inci taneleri gibi seçilerek ardarda dizilmiş kelimelerinin anlam zenginliğiyle mümkün olur.
Bediüzzaman, İşarat-ül İcaz isimli eserinde, Kuranın maddiyatla ilgili konuları üstü kapalı olarak ifade etmesini eleştirenlere verdiği cevapta şöyle der:
“...bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hâzırayı (bugünün fen bilimlerini) ders vermek veya garip meselelerden bahsetmek, onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna (yerinde durmasına), arzın hareketine ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe (yalanlamaya) sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye (duyularımızla açıkça algıladığımıza) muhaliftir. Maahaza, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin (yeni fenlerin) zuhurundan (ortaya çıkmasından) sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada (insanları eğitme konumuna) muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatle (ifade sanatının ruhuyla) de kabil-i telif (uyumlu) değildir.”
Daha önce de belirtildiği üzere Kuran’ın ana maksatları tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet kavramlarını insanların ruhunda pekiştirmektir. Bilimsel doğruları insana öğretmek veya mucize göstermek adına yüzyıllar öncesinden insanlara akıllarının almayacağı beyanlarda bulunmak, onları dine yaklaştırmaz, bilakis dinden uzaklaştırır.
8- İDRAK KATMANLARI VE MANA KATMANLARI
Kuran farklı çağlara hitap ettiği gibi farklı coğrafyalara, kültürlere, eğitim seviyelerine, meslek gruplarına, sosyal tabakalara da hitap eder. Her bir tabakanın ilgi, bilgi, idrak seviyeleri birbirinden ayrıdır. Bu tabakalar içinde en kalabalık grup, avam tabakası denilen geniş halk kitleleridir. Bütün insanlığa hitap eden kutsal bir kitabın öncelikli muhataplarının da sayıca büyük çoğunluğu teşkil eden avam halk olması bir gerekliliktir. Öyleyse bu kitabın, onların aşina olduğu örneklerle donatılması ve kolaylıkla anlayabilecekleri bir üslubu benimsemesi gayet normaldir. Havas tabakası diyebileceğimiz, kavramsal düşünme melekeleri görece daha gelişmiş, aldıkları eğitimle çeşitli branşlardaki bilgilerle donanmış kişilerin avama verilen mesajı zaten anlamaları beklenir. Onlar ilave olarak, ayetlerin satır aralarında, mecaz anlatımlarda, nazmında, etimolojinin varyantlarında ifade edilen farklı anlamları çıkararak Kuran’ın mana katmanları arasında ruhlarını doyurabilirler. Oysa bunun tersi olsaydı ve Kuran havas tabakasını muhatap alarak felsefi bir dil kullansaydı, azınlığı teşkil eden havas tabakası belki entelektüel gururlarının okşandığını hissederek daha çok ilgi göstereceklerdi. Ancak bu durumda geniş halk kitleleri Kuran’ı anlayamayarak ondan uzaklaşacaklardı. İşte bu nedenle Kuran herkesin ihtiyacı olan en temel iman esaslarını herkesin anlayacağı bir açıklıkla söylerken, kavraması zor olan veya anlaşılması için zamana ihtiyaç duyulan meseleleri kapalı bir anlatımla mana katmanları arasında gizlemiştir. Bilimsel gerçekler de bu cümledendir.Kuran’ın anlam tabakalarında bulunan derin ve çoklu manalara dair Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala’ı (anlam çerçevesi) vardır. Bu dört mânâ tabakasından her birinin de fürûatı (detayları), işaretleri, dalları ve ayrıntıları vardır.” (Ebû Yâ’lâ, el-Müsned 9:287; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 1:236.)
Bediüzzaman bu hadisin ifade ettiği gerçeklerin bir yönünü Muhakemat isimli eserinde şöyle bir temsille açıklar:
“Nasıl mütedâhil (iç içe) tasvirlerde (resimlerde) siyah bir noktayı bir ressam koysa, o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.” (Muhakemat, 2. Makale, 9. Mesele)
Bu kitabın başında konu edilen ve Kuran’ın 86. suresine adını veren Tarık kelimesi de işte böyle bir kelimedir. Kafasında iki göz ve bir beyin taşıyan herkes için Tarık, ancak sonsuz bir ilim ve kudretle mümkün olan göklerdeki düzenin parlak bir delilidir. Astronomiyle ilgilenen bir mümin için Tarık, bir saniye gibi kısa bir sürede kendi etrafında dönüşünü tamamlarken kapı tokmağı gibi ritmik ses dalgaları yayan nötron yıldızlarıdır. Biyoloji bilen bir müslüman için Tarık, farklı merhalelerden geçerek yumurtaya doğru ilerleyen, ona ulaşınca ışıklar saçarak yumurtayı dölleyen spermdir. Kalbi hüşyar bir peygamber aşığı için Tarık, cahiliye karanlığında doğup insanlık aleminin yüzünü ağartan aydınlatıcı bir kandil olan ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dır. Zihni açık, hikmet ve hakikat sevdalısı, takva sahibi her insan için ise Tarık, rehberliğiyle insanlık alemini karanlıklardan aydınlığa çıkaran apaçık bir nur ve hidayet kaynağı olan Kuran’dır.
9- KİBİR VE ŞÜKÜR PENCERESİNDEN TEKNOLOJİK İCATLAR
Binlerce yıldır birbirine eklemlenen ilmiyle baş döndürücü gelişmeler kaydeden insanoğlu artık atomu parçalayabilmekte, yaptığı aletlerle denizde, karada, havada seyahatler edebilmekte, küresel bir köy haline getirdiği dünyanın öbür ucuyla anlık iletişim kurabilmektedir. Doğası gereği kendi yaptıklarını fazlasıyla önemseyen insan, elde ettiği başarılardan kutsal kitapta bahsedilmesini beklemektedir. Yeryüzünün diğer sakinleriyle karşılaştırıldığında hayretler uyandıracak bu başarılara Kuran-ı Kerim’de acaba neden açıkça yer verilmemektedir?Daha önceki başlıklarda farklı açılardan cevap verilmiş olsa da bu sorunun temelinde haklı bir meraktan ziyade yersiz bir kendini beğenmişliğin yatmakta olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bizi böyle beklentilere sokan ve bu soruyu sorduran his, hakikati bulmaya yönelik arzumuzdan ziyade, bir türlü kurtulamadığımız benmerkezci dürtülerimizdir. İnsan beş duyu organıyla algıladığı çevrenin merkezinde yer aldığı gibi aklıyla tasavvur ettiği varlığın merkezinde de kendisinin bulunduğu yanılgısına kapılmaktadır. Bu nedenle duygu ve düşüncelerinde bencillikten kurtulmak insan için çok zordur. Hatta insanın tanrı tasavvuru bile kendi ihtiyaç ve arzularını önceleyen bir tasavvurdur. Oysa gerçekte her şeyin ilk ve tek ve yegane amacı, varoluş hikmeti, yaratılış gayesi sadece Allah’tır. İnsan dahil bütün varlık Allah’ın isimlerinin tecellisine hizmet eden unsurlardır. İnsan varlık içinde çok önemli bir yere sahip olsa da bu önem onun zati değerinden değil, Allah tarafından ona verilen vazifeden dolayıdır. Evet, insan bütün diğer hayvanlar gibi et ve kemikten ibarettir. Başlangıcı pis bir su, sonu da çürümüş bir leş parçasıdır. Ana maddesi hakir toprak, yurt edindiği dünya ise kainatın kıyısında köşesinde kalmış solgun mavi bir noktadır. İşte insanın zati değeri bu kadardır. Fakat Allah tarafından halife kılınmış, isimler ve ilimler öğretilmiş ve her şey onun emrine amade edilmiştir. Yüklendiği misyonun hakkını vermesiyle ancak, Allah vergisi olan yüce bir değer ona atfedilebilir. O halde hikmet ve hakikat arayışında insana düşen, her şeyin merkezinde kendisi olduğu safsatasını bırakıp o merkezde Allah olduğunu kabul etmek ve her varlığın Allah’ın en güzel isimlerine tecelligah olması nisbetinde değer kazandığını bilmektir. Bunu bildiği zaman insan düşüncelerinde isabet kaydedecek, sağlıklı kıyaslamalar yapacak ve hakikate ulaşmayı başaracaktır. Ortaya koyduğu eserlerle bütün mahlukat içerisinde mümtaz bir mevkiye sahip olsa da uluhiyet tecellisi olarak evrende cereyan eden harikuladeliklerle kıyaslandığında kendi sanatının hiç hükmünde olduğunu görecektir. Böylece Allah’ın sanatının anlatıldığı Allah’ın kitabında kendi sanatçıklarından da bahsedilme beklentisinden vazgeçecektir.
Aynı soru bağlamında insanın sanatıyla Allah’ın sanatını kıyaslayan Bediüzzaman, İşaratül İcaz isimli tefsirinde şöyle bir örnek verir:
“Mesela, uçak Kur’an’a dese, ‘Bana bir söz hakkı ver, ayetlerinde bir yer ver.’ Elbette o rububiyet dairesinin uçakları olan gezegen yıldızlar, yer küresi, ay; Kur’an namına diyecekler, ‘Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.’ Eğer medeniyet harikaları, sanat incelikleri cihetinde haklarını isterlerse ve ayetlerden makam talep ederlerse; o vakit, bir tek sinek onlara ‘Susunuz’ diyecek. Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nazenin cihazlar kadar mükemmel olamaz.”
Bu örnekte olduğu gibi, kaydettiği gelişmelerle koca şehirleri yok eden bombalar yapabilen insanın ilminin, bir patlamayla bütün evreni yaratan Allah’ın ilmiyle karşılaştırılması nasıl mümkün olur? Ya da ürettiği iletişim araçlarını kullanarak sosyal medyada ömür tüketen insanların becerisini, ölü toprağı bir bahar müjdesi ile diriltip milyarlarca canlıyı hayata uyandıran Allah’ın kudretiyle kıyaslamak akıl karı mıdır? Bunlar aynı ölçekte midir ki aynı terazide tartılsın? Aynı değerde midir ki aynı kitapta beraber anılsın?
Baştaki soruya geri dönersek, acaba Kuran-ı Kerim’de gerçekten insan eliyle gerçekleşen başarılara hiç yer verilmemiş midir? İnsanın sanatını Allah’ın sanatıyla kıyaslarcasına açık ve yüceltici bir tarzda olmasa da ona ders verir mahiyette medeniyet harikalarına dair bir işaret Kuran’da yok mudur? İnsanı kibre düşürecek şekilde başarıların öznesi yapan değil, şükre yöneltecek şekilde insana nimetlerin mazharı olduğunu hatırlatan ayetler bulunamaz mı? Bu konuda Bediüzzaman çok ilginç bir yaklaşım ortaya koyar. Kuran’da geçen peygamber mucizeleriyle insanoğlunun kaydettiği bilimsel ilerlemeler arasındaki ilgi ve uyuma dikkat çekerek, bu mucizelerinin insan neslinin bilim ve çalışmayla ulaşabileceği uç noktalara örnek teşkil ettiğini söyler. "Ey beşer! Şu gördüğün mucizeler, birtakım örnek ve nümunelerdir. Telâhuk-u efkârınızla (kolektif düşüncelerinizle), çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini (benzerlerini) yapacaksınız," diyerek Kuran’ın işari manasıyla insanlara hedef belirlediğini söyler.
Bu tarz dolaylı bir hedef belirleyiş, gaybi bir haber olması cihetiyle insana kaderin tecellisini hatırlatır. Böylelikle insan ulaştığı başarılara Allah’ın yazgısı olarak bakmaya başlar. Ayrıca, kaydettiği gelişmelerin çok daha önceden peygamberler eliyle mucizeler şeklinde gerçekleşmiş olması, insana faili hakikinin Allah olduğunu hatırlatır. Çünkü peygamberler her şeyden önce Allah’ın kullarıdır. Mahluk olma cihetiyle diğer insanlardan farkları yoktur. Gösterdikleri mucizeler de Allah’ın izni ve yaratmasıyla gerçekleşir. Nasıl ki elindeki asayı bir kayaya vurduğu zaman o kayadan sular fışkırtan kudret ne Musa’dadır ne asadadır, aynen öyle de, yerin katmanları arasında biriken rahmet suyunu, kendisine öğretilen esma ve ilimler vasıtasıyla, gökten bir nimet olarak indirilen ve içinde sertlik ve fayda bulunan demiri kullanarak yaptığı sondaj aletleriyle artezyen kuyularından fışkırtan hakiki kudret insana değil, insanı yeryüzünde halife kılan Allah’a aittir.
Kuran’ın insanın elde edeceği başarıları peygamber mucizeleri üzerinden haber verişinin bir hikmeti de insanın gelecekte düşebileceği hataların önünü almak olabilir. Çünkü insan bir kavrayış eksikliği olarak kendi iktidar ve kapasitesine mevhum sınırlar çizer. O sınır çizgisine kadar kendisini muktedir görürken, çizginin ötesini Allah’ın kudretine hamleder. Zaman içerisinde kendince çizdiği bu sınırları yine kendisinin aştığını, ulaşamayacağını zannettiği hedeflere bir şekilde ulaştığını görünce, şüpheye düşerek Allah’ın varlığını sorgular. Halbuki insan, yapıp ettikleriyle birlikte Allah’ın yaratmasıdır. Ayeti kerimede denildiği üzere, “Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat 96). Meyveyi ağacın dalında, yumurtayı tavuğun karnında yaratan Allah, peygamber mucizelerine sureten emsal teşkil edebilecek bazı medeniyet harikalarını da insanın elinde ve dimağında yaratabilir. Bir mucize eseri babasız dünyaya gelmekle Hz. İsa ilahlık vasfı kazanmış olmayacağı gibi bir koyunu klonlayarak babasız dünyaya getirmekle de insanoğlu ilahi sınırları aşmış olmaz.
Bediüzzaman, İşaratül İcaz isimli tefsirinde insanoğlunun elde ettiği gelişmelerle peygamber mucizeleri arasındaki paralelliklere aşağıdaki örnekleri verir:
1. İlk saat ve sefine, mucize eliyle beşere verilmiştir.
2. Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hassalarını beyan zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde, وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا (“Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti.” Bakara Sûresi, 2:31.) âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem’in mu’cizesine mazhar olmuştur.
3. Bütün san’atların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev-i insan, وَ أَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (“Demiri de onun için yumuşattık.” Sebe’ Sûresi, 34:10.) âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud’un mu’cizesine mazhardır.
4. Yine telâhuk-u efkâr ile, tayyare gibi, icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev-i beşer غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (“Süleyman’a da, sabah gidişi bir aylık, akşam gidişi de bir aylık mesafe olan rüzgârı verdik, ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık.” Sebe’ Sûresi, 34:12.) âyetiyle sür’ati beyan edilen Hazret-i Süleyman’ın mu’cizesine yaklaşıyor.
5. Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti,
اِضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ (“Mûsâ’ya ‘Âsânı taşa vur’ dedik. Derhal (taştan) on iki pınar su aktı.” Bakara Sûresi, 2:60.) âyetiyle işaret edilen Hazret-i Mûsa’nın (a.s.) asâsından ders almıştır.
6. Tecrübeler sayesinde ve telâhuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa’nın (a.s.) mu’cizesinin ilhamatındandır.
Hakikaten şu mu’cizelerle bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet, dikkat eden adam, bilâ-tereddüt, o mu’cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve nümunelerdir diye hükmeder.
Ve keza, يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلاَمًا (“Ey ateş, serin ve selâmetli ol.” Enbiyâ Sûresi, 21:69.) âyet-i kerimesinin delâletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti burudete inkılâp etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me’hazdır.
7.لَوْلاَ اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّهِ (“Eğer Rabbinin delilini görmeseydi.” Yûsuf Sûresi, 12:24.) âyet-i kerimesinin -bir kavle göre- işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf’un (a.s.), Kenan’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Züleyha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret-i Yakub’unاِنِّى َلاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yûsuf Sûresi, 12:94.) yani, “Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” demesi ve bir ifritin Hazret-i Süleyman’a “Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs’ın tahtını getiririm” demesine işaret eden أَنَا اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ (“Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm.” Neml Sûresi, 27:40.) âyet-i kerimesi, pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icâdâta nümûne ve me’hazdırlar.
Hakk'ı Hakîkate soran kafa ne sakat?
YanıtlaSilHakîkat da ne, Hakk'ın murâdıdır hakikat!
~ Necip Fazıl
Kur'ân-ı Kerîm, insana yol gösterir. Tersi olmaz.
"....insanoğlunun hak ve hakikate karşı işlediği suçların dosyası o kadar kabarıktır ki içinde sahte delil üreten bilim adamlarından kendi kutsal kitaplarını tahrif eden din adamlarına varıncaya kadar akıllarını dürtülerinin emrine vermiş bir yığın sahtekarın sabıka kaydı doludur." Ne kadar dogru ve dengeli bir tespit.
YanıtlaSil"Kuran tebliğini dört temel üzerine inşa eder. Bunlar kısaca, Allah’ın var ve yegane oluşu anlamına gelen “tevhid”, insanın dünyada başıboş olmayıp bir amaca yönelik yaratıldığını bildiren “nübüvvet”, dünya hayatının bir sonucu olacağını haber veren “haşir” ve insanın yaratıcısına ve yaratılmışlara karşı görev ve sorumluluklarını emreden “adalet” olarak sayılabilir."
YanıtlaSilBu dört temel ve murad-ı ilahi anlaşılmadan nasıl olacak ki? Kibriyle kendi muradını murad-ı ilahinin önüne geçirenler nasıl anlar ki?