ZÜLKARNEYN VE İÇİNDE GÜNEŞ BATAN GÖZE
83. (Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.
84. Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.
86. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara balçıklı sıcak bir gözede batıyor buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.
87. O, şöyle dedi: «Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.»
88. «İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz.»
90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.
91. İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.
93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.
94. Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
95. Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.»
96. «Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): «Üfleyin (körükleyin)!» dedi. Artık onu kor haline sokunca: «Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim» dedi.
97. Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.
98. Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.
(Kehf Suresi 83-98)
KURAN’DA ZÜLKARNEYN KISSASI VE ZÜLKARNEYN’İN ÖZELLİKLERİ
Zülkarneyn kıssası, Kur'an-ı Kerim'in Mekke döneminde nazil olan Kehf Suresi'nin 83-98. ayetlerinde geçmektedir. Nüzul sebebi olarak, Yahudi âlimlerinin veya onların yönlendirmesiyle Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed’i (s.a.v.) peygamberlik iddiasında sınamak amacıyla sordukları sorular rivayet edilmiştir. Bu sorulardan biri de doğu ve batıya seferler düzenleyen Zülkarneyn hakkındadır. Kehf Suresi’nin ilgili ayetlerinde anlatıldığı üzere Zülkarneyn, Allah’a iman eden adaletli bir yönetici ve kudret sahibi bir liderdir. Bazı İslam alimler tarafından onun bir peygamber olabileceği de söylenmiştir. Dünya adına ulaşılabilecek çok uzak noktalara gitmiş, geniş ülkeler fethetmiştir. Ancak başarılarını Allah’a atfederek kibirden uzak durmuş, dünyanın fani olduğunu bildirerek insanları imana çağırmıştır. Kehf Suresinde Zülkarneyn’in şu özellikleri öne çıkmaktadır:
Allah Tarafından Desteklenmiş Bir Lider
Zülkarneyn’e yeryüzünde geniş bir iktidar verilmiş ve her türlü sebep öğretilmiştir.
Adaletli, Hikmetli, Mümin bir Yönetici
Yolculukları sırasında karşılaştığı topluluklara adil ve hikmetli şekilde davranmıştır. İyilik yapanlara mükâfat, kötülük yapanlara ise ceza vermişir. Her fırsatta Allah’ı ve ahireti hatırlatmıştır.
Doğu ve Batı Seferleri
Zülkarneyn önce güneşin battığı yere (batıya), sonra doğduğu yere (doğuya) gitmiştir. Bu ifadeler, onun yeryüzünün en uç noktalarına kadar seferler düzenlediği şeklinde anlaşılmıştır. Güneşin battığı yer, sıcak, kara balçıklı bir su gözesi olarak tasvir edilmiştir.
Ye’cûc ve Me’cûc Setti
Zülkarneyn, üçüncü seferinde iki dağ arasına ulaşmıştır. Burada, Ye’cûc ve Me’cûc’ün saldırılarından muzdarip olan bir kavme rastlamıştır. Kavmin talebi üzerine, demir ve bakır kullanarak iki dağın arasına güçlü bir set inşa etmiştir.
ZÜLKARNEYN İSMİNİN ANLAMI
"Zülkarneyn" ifadesi, sözlükte "iki boynuz sahibi" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin kökeninde geçen karn terimi ise "şakak, boynuz, nesil, dönem" gibi anlamlar taşır. İsmin bir özel isim mi yoksa lakap mı olduğu açık değildir; ancak genel kanaat, bunun bir lakap olduğu yönündedir. İslami kaynaklarda Zülkarneyn'in lakabına ilişkin farklı izahlar yapılmıştır:- Tacında iki boynuz bulunması.
- Saçlarının iki örgülü olması.
- Başının iki tarafında kılıç yaraları olması.
- İki büyük dönemi veya nesli görmesi.
- Doğu ve batıya (güneşin iki “karn”ına) düzenlediği seferlerle kendi devrinde bilinen dünyayı fethetmesi.
- İki büyük krallığa hükmetmesi.
- Hem anne hem baba tarafından asil bir soydan gelmiş olması.
ZÜLKARNEYN OLARAK ADI GEÇEN ŞAHSİYETLER
İslam kaynaklarına göre Zülkarneyn, yeryüzünde büyük seferler yaparak halklara adaletle hükmeden bir şahsiyettir. Ancak, Zülkarneyn'in kim olduğu konusunda İslami literatürde görüş birliği yoktur. Tefsirlerde bu konu hakkında farklı isimler zikredilmektedir:1. Büyük Kiros (Keyhüsrev) (MÖ 600 - MÖ 530)
Özellikle son dönem İslam alimleri Bu görüşü savunanlar veya mümkün görenler arasında Ebul Ala Mevdudi, Seyyid Hüseyin Tabatabai, İzzet Derveze, Abul Hasan Ali Nedvi bulunmaktadır. ve modern araştırmacılar, Zülkarneyn'in Ahameniş İmparatoru Büyük Kiros (Cyrus) olduğunu öne sürer. Büyük Kiros'un Doğu ve Batı'da fetihlerde bulunması, halklara adaletle hükmetmesi ve Yahudiler tarafından tanınması, Zülkarneyn'in Kur'an'daki tanımıyla örtüşmektedir. Bu görüş Hindistanlı islam alimi Ebu'l-Kelâm Âzâd (ö:1958) tarafından yazılan ve Türkçeye de “Zülkarneyn Kimdir?” ismiyle çevrilen önemli eser sonrasında daha fazla kabul görmeye başlamıştır.(25)
2. Büyük İskender (MÖ 356 - MÖ 323)
Bazı tarihçiler ve özellikle ilk dönem müfessirler, Zülkarneyn'in Büyük İskender olduğunu öne sürmüştür. Bu görüş, İskender'in çok geniş bir coğrafyaya yaptığı fetihler nedeniyle dile getirilmiştir. Ancak, İskender'in putperest oluşu ve yaşam tarzı nedeniyle bu görüş eleştirilmiştir; çünkü Kur'an'da Zülkarneyn, Allah’a iman eden ve adil bir yönetici olarak tanımlanmaktadır.
3. Himyer Kralı Tubba
Bazı tefsirlerde Zülkarneyn'in, Tubba olarak adlandırılan eski Yemen krallarından biri olabileceği belirtilmiştir. Bu görüş, Yemen’deki Himyer krallarının “sahip” anlamındaki “zü-” ön ekiyle başlayan lakaplar almasına dayandırılmaktadır. (Zülmenar, Zülyezen, Zünevas, Züruayn, Zü Geden) Tubba’lardan Mus'ab b. Abdullah el-Himyerî, Ebu Kerb Şemr b. Ubey b. Efrîk'ış el-Himyerî ve Es-Sa'b b. Zi Yezen el-Himyerî Zülkarneyn olarak tefsirlerde zikredilen isimlerdendir. Ancak bu kişilerin Kuran’da anlatılan Zülkarneyn olduğunu destekleyecek mahiyette tarihsel veriler henüz bulunmamaktadır.
4. Diğer Yorumlar
Bazı rivayetlerde ise Zülkarneyn'in bir hükümdar değil, salih bir kul, bir veli veya bir melek olduğu belirtilmiştir. Kimi yorumcular ise onun tarihsel bir şahsiyet olmayabileceğini, evrensel adaleti temsil eden sembolik bir figürü veya manevi alemlere ait bir şahsiyeti temsil ettiğini öne sürmüşlerdir. Aynı surede geçen Hz. Musa kıssasının gaybi bir yolculuğa ait olduğu düşüncesi, bu kıssanın hemen ardından anlatılmaya başlanan Hz. Zülkarneyn kıssasının da mana alemine ait olabileceği fikrini zihinlere getirmektedir. İslam tarihi ve tefsir kaynaklarında Zülkarneyn ile ilişkilendirilen başka isimler de vardır. Bunların arasında, Hz. İbrahim zamanında yaşamış İskender isimli adil bir hükümdar, İran mitolojisinde adalet ve güç sembolü bir hükümdar olan Afridun ve Hz Nuh’dan sonra yaşamış olduğu iddia edilen zenci bir hükümdar da bulunmaktadır.
ZÜLKARNEYN BÜYÜK KİROS OLABİLİR Mİ?
Kuran’da kıssası anlatılan Zülkarneyn’in Büyük Kiros olduğunu savunan en etkili eser Hindistanlı alim Ebu'l-Kelâm Âzâd tarafından yazılan ve Türkçeye de “Zülkarneyn Kimdir?” adıyla çevrilen kitap olmuştur. Bu eser bütün yönleriyle konuyu ele almış ve birçok kişi tarafından yeterince ikna edici bulunmuştur. Zülkarneyn‘in batı seferin sonunda güneşi içinde batarken bulduğu göze ve Ye’cûc ve Me’cûc’e karşı yaptığı set hakkında farklı görüşlere sahip olmakla birlikte, elinizdeki bu çalışma da Zülkarneyn‘in Büyük Kiros olabileceği tezini benimsemektedir. Konunun ayrıntıları Azad’a havale edilerek burada temel noktalar kısaca incelenmiştir. Daha önce dile getirilmemiş görüşler olması ve bu çalışmanın ana konusunu teşkil etmesi nedeniyle, içinde güneş batan göze ve Ye’cûc ve Me’cûc’e karşı yapılan set üzerinde daha ayrıntılı durulmuştur. Zülkaneyn olarak adı geçen diğer tarihsel şahsiyetlere ise bu çalışmada yer verilmemiştir.1. ZÜLKARNEYN İSMİNİN ANLAMI VE BÜYÜK KİROS HEYKELİ
“Zülkarneyn” kelimesi birçok farklı manada yorumlanmakla birlikte literal olara “iki boynuz sahibi” anlamına gelmektedir. “Boynuz / karn /قرن” kelimesinin ikil formun olan “iki boynuz / karneyn /قَرْنَيْنِ” şekline belirlilik takısı eklenmesiyle oluşan “iki boynuz / elkarneyn /ٱلْقَرْنَيْنِ ” halinin sahiplik ön eki almasıyla “iki boynuz sahibi / zülkarneyn /ذُو ٱلْقَرْنَيْنِ” ismi oluşmaktadır.Zülkarneyn lakabının Büyük Kiros’a ait olduğunu doğrulayacak şekilde İran’da arkeolojik bir keşif yapılmıştır. Antik İran başkenti İstahr'dan elli mil kadar uzakta, Morgâb nehrinin kıyısında bir yerde İmparator Kiros'a ait taştan yapılmış dikili halde bir rölyef bulunmuştur. Kiros, iki yanında kartal kanatlarını andıran kanatlarla tasvir edilmiştir. Başında da koç boynuzlarını andıran boynuzlar vardır. Sağ eli ileri uzanmıştır. Üzerindeki giysi, Babil ve İran krallarında görmeye alıştığımız türden bir giysidir. Bu heykel, “Zülkarneyn” tasavvurunun Kiros için oluştuğu fikrini hiç bir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde kanıtlamaktadır. (Ebul kelam) Şu an tahrip edildiği için yerinde bulunmayan fakat heykelin üzerinde yazılmış bir olan kitabede çivi yazısıyla "Ben Kral Kiros'um, bir Ahamenişliyim ." yazdığı belirtilmiştir.(26)
|
| Pasargad’da bulunan ve Büyük Kiros’a ait olduğu düşünülen rölyef ve aynı rölyefe ait bir çizim (26) |
2. KISSANIN NÜZUL SEBEBİ VE YAHUDİLERİN BİLGİSİ
Zülkarneyn kıssası Kehf suresinin 83. ayetinde “Sana Zülkarneyn’den soruyorlar,” diyerek başlar. Bu sorunun kim tarafından ne amaçla sorulduğuna dair çeşitli görüşler bulunmaktadır. Tefsirlerin birçoğunda bu kıssanın içinde yer aldığı Kehf suresinin nüzul sebebi olarak Kureyş’ten bir kısım müşriklerin Medine’ye gelerek yahudi alimlerinden Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberlik iddiasıyla ilgili bilgi almak istemeleri anlatılır. Yahudi alimleri de gelen müşriklere akıl vererek, Peygamberimiz (s.a.v.)’e Ashâb-ı Kehf, yeryüzünün doğu ve batısına giden kişi ve ruh konularında soru sormalarını, eğer bunları bilirse ona inanıp uymalarını söylemişlerdir.Bir başka rivayette ise Peygamberimize (s.a.v.) soru sormaya gelenler bizzat yahudilerdir. Suyuti’nin tefsirinde şöyle bir rivayet bulunmaktadır:
Yahudiler Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ey Muhammed! Sen İbrâhim'i, Musa'yı, İsa'yı (aleyhimusselam) ve bizden işitmiş olduğun diğer peygamberleri zikretmektesin. Bize Tevrat'ta sadece bir yerde zikredilen peygamberden bahset" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "O da kimdir?" diye sorunca: "Zülkarneyn" cevabını verdiler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Onun hakkında bana bir şey bildirilmedi" buyurdu. Yahudiler içlerinden onu yendik diyerek ve sevinerek gittiler. Onlar daha kapıya varmadan Cibrîl: "(Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: "Size ondan bir anı okuyacağım... Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler" âyetleri ile indi.
Kehf suresinin iniş sebebinin yahudilerle ilgili olduğunu gösteren bu rivayetlerden başka, yahudilerin Zülkarneyn kıssasında geçen bazı ayrıntıları bildiğine dair anlatımlar da bulunmaktadır. Yine tefsirlerde sıkça yer alan farklı bir rivayette, 86. ayet ile ilgili olarak Şam valiliği sırasında Muaviye’nin, müslümanlığı seçen eski bir yahudi alimi olan Kab El-Ahbar'a haber göndererek, “(Tevrat'ta) güneşin nasıl battığını görüyorsun?” diye sorduğu, Kab’ın da, “Suya ve çamura batar, onu Tevrat'ta bu şekilde buluyoruz,” diye cevap verdiği aktarılır. (Beydavi) Fahreddin Er-Razi de tefsirinde, yahudilerin gerçek manasıyla güneşin, suyu ve balçığı çok bir gözede battığına inandıklarını söyleyerek onları akıldan uzak olmakla suçlar.
Bütün bu rivayetlerden de anlaşıldığı üzere Zülkarneyn bazı yahudi alimleri tarafından tanınmakla birlikte, onların ümmi olarak adlandırdığı araplar arasında bilinmemektedir. Bu özelliğiyle Zülkarneyn’in Büyük Kiros olması muhtemel görünmektedir. Öncelikle belirtilmelidir ki Büyük Kiros pers kökenli Ahameniş ailesinin bir üyesi ve Ahameniş imparatorluğunun kurucusudur. Onun ne arap ne de yahudi olması, kavmiyetçiliği ile ün salmış bu iki millet tarafından bilinmesini zorlaştıracak bir unsurdur. Fakat Büyük Kiros yahudi tarihinde önemli bir yer tutar. Buhtunnasr tarafından Babil’e sürgün edilen ve mabetleri yıkılan yahudileri 50 yıla yakın süren bir sürgün hayatından sonra Babil’i fethederek kurtarmıştır. Ayrıca yahudilerin Kudüs’e dönüp Süleyman Mabedini yeniden yapmalarına izin veren bir ferman yayınlamıştır. Bu nedenle yahudiler tarafından günümüzde bile minnetle anılmaktadır. Kiros’tan Eski Ahit’in farklı bölümlerinde hem ismiyle hem vasıflarıyla bahsedildiğini görmekteyiz. Örneğin Danyal kitabında, Babil sürgünü sırasında yaşadığı söylenen Danyal peygamberin gördüğü bir rüya ve onun yorumunda, Med ve Pers imparatorluklarını birleştiren bir kralı sembolize eden iki boynuzlu bir koçtan bahsedilir:
“Gözlerimi kaldırıp bakınca kanal kıyısında duran bir koç gördüm; iki uzun boynuzu vardı. Boynuzlardan daha geç çıkanı öbüründen daha uzundu. Koçun batıya, kuzeye, güneye doğru boynuz attığını gördüm. Hiçbir hayvan ona karşı koyamıyor, kimse onun elinden kurtaramıyordu. Koç dilediği gibi davrandı ve gitgide güçlendi. Ben bu olayı düşünürken, batıdan ansızın gözleri arasında çarpıcı bir boynuzu olan bir teke geldi. Yere basmadan bütün dünyayı aştı. Güç ve öfkeyle, kanalın yanında durduğunu gördüğüm iki boynuzlu koça doğru koştu. Öfkeyle saldırdığını, koça vurup boynuzlarını kırdığını gördüm. Koçun tekeye karşı duracak gücü yoktu; teke koçu yere vurup çiğnedi. Koçu onun elinden kurtaracak kimse yoktu.” (Danyal 8:3-7)
Bu rüya birkaç ayet sonra Danyal peygambere görünen bir kişi tarafından şöyle yorumlanır:
“Gördüğün iki boynuzlu koç Med ve Pers krallarını simgeler. Teke Grek Kralı'dır.” (Danyal 8:20-21)
Danyal peygamberin rüyasında gördüğü iki boynuzlu koç, Med ve Pers krallıklarını birleştirerek Ahameniş imparatorluğunu kuran Büyük Kiros’tan başkası değildir. Daha sonra Kiros batıda Lidya devletini, güneyde ise Babil’i fethetmiş, kuzeyde de Kafkaslar’a sarkarak İskitler’e karşı önlemler almıştır. Kurduğu imparatorluk ise kendisinden çok sonra batıdan gelen Makedonyalı İskender tarafından yıkılmıştır. Koçun batıya, kuzeye ve güneye attığı boynuzlar bunlardır. Kuran’da anlatılan doğu seferi bu rüyada görünmemekle birlikte Büyük Kiros’un doğuya sefer düzenlediği tarihsel olarak kesindir.
Ebu'l-Kelâm Âzâd, Tevrat’ın İbranice nüshalarında Danyal peygamber’in rüyasındaki iki boynuzlu koçun "Lokranim" olarak kaydedildiğini söyler. İbranice’deki bu kelimenin Arapça’da tam karşılığı "Zülkarneyn" dir. Bu anlatılanlar ışığında, surenin nüzul sebebi olarak rivayet edilen hadislerde sorulan kişinin Büyük Kiros olması ihtimali akla uygun düşmektedir.
3. MÜMİN BİR LİDER
Zülkarneyn’in Kehf suresinde anlatılan önemli bir özelliği mümin bir lider olmasıdır. Bazı alimler ayetlerde geçen, “Biz ona dedik: Ey Zülkarneyn...” gibi ifadelerden yola çıkarak onun ilahi hitaba mazhar bir peygamber olduğunu dile getirmişlerdir. Bazı alimler ise bu hitabın vahiy ile değil sebepleri hazırlamak suretiyle olduğunu öne sürerek, Zülkarneyn’in peygamberliği hakkında yeterli delil olmadığını söylemişlerdir. Bununla birlikte ayetlerden anlaşıldığına göre Zülkarneyn Allah’a inanan, kıyametin kopacağını ve ahirette ceza ve mükafat görüleceğini bilen, Rabbine karşı şükür ve minnetle dopdolu, adaletli ve yüce gönüllü bir mümindir. İmanını da bir tebliğci edasıyla her fırsatta dile getirmektedir. Onun bu özelliği Büyük İskender’in Zülkarneyn olamayacağını belirten islam alimlerinin de en büyük dayanak noktasıdır. Her ne kadar uzak tarihe ait şahsiyetlerin inançları hakkında kesin bilgiye sahip olmak pek mümkün olmasa da Aristo’nun öğrencisi olan İskender’in değil ama Kiros’un tek bir tanrıya inadığına dair birçok veri bulunmaktadır.Kiros’un tevhid inancına sahip bir mümin olduğunun en önemli göstergesini, Kitab-ı Mukaddes’te ondan bahseden ayetlerin muhtevası oluşturmaktadır. Muharref olması yönüyle biz müslümanlar için dini anlamda bağlayıcılığı bulunmasa da bu ayetler tarihsel olarak önemli veriler sunmaktadır. Yahudi inancının da tek tanrılı olduğu düşünülürse aşağıda alıntıladığımız ayetlerin Kiros’un inancı hakkında ciddi bir delil teşkil ettiği söylenebilir.
Kitab-ı Mukaddes’in Ezra kitabında, Kiros’un Babil’i fethetmesinin ardından Kudüs’teki Süleyman mabedinin yeniden yapılması için bir ferman yayınladığı yazılıdır. Bu görevi kendisine göklerin tanrısı Rabb’in verdiğini söyleyen Kiros, aynı kitabın 6. bölümünün 4. ayetine göre masrafları da kendi hazinesinden karşılamıştır:
“Pers Kralı Kiros'un krallığının birinci yılında Rab, Yeremya aracılığıyla bildirdiği sözünü yerine getirmek amacıyla, Pers Kralı Kiros'u harekete geçirdi. Kiros yönetimi altındaki bütün halklara şu yazılı bildiriyi duyurdu: "Pers Kralı Kiros şöyle diyor: 'Göklerin Tanrısı Rab yeryüzünün bütün krallıklarını bana verdi. Beni Yahuda'daki Yeruşalim Kenti'nde kendisi için bir tapınak yapmakla görevlendirdi. Aranızda O'nun halkından kim varsa Tanrısı onunla olsun. Yahuda'daki Yeruşalim Kenti'ne gidip İsrail'in Tanrısı Rabb’in Yeruşalim'deki Tanrı'nın Tapınağı'nı yeniden yapsınlar. Krallığımda yaşayan yerliler, sürgün oldukları yerlerde sağ kalmış olanlara altın, gümüş, mal ve hayvanlarla birlikte Yeruşalim'deki Tanrı'nın Tapınağı'na gönülden armağanlar bağışlasın.'” (Ezra 1:1-4)
Yeşaya kitabının (45:1) ayetinde ise Kiros için Rabbin elinden tuttuğu ve meshettiği kişi olarak bahsedilirken (44:28) ayetinde şöyle denir:
“Kiros için, 'O çobanımdır, Bütün isteklerimi yerine getirecek', Yeruşalim için, 'Yeniden kurulacak, Tapınak için, 'Temeli atılacak' diyen Rab benim.”
Tevrat’taki bu ifadeler Kiros’un yahudi ulusuna yaptığı iyiliği övme boyutunu aşan niteliktedir. Zira yahudiler dinlerini kendi ırklarına has tutmakla birlikte genel itibariyle monoteist bir inanca sahiptirler. Oysa Tevrat’taki bu tanımlamaların tevhid inancına sahip olmayan birisi için kullanılmış olması pek mümkün görünmemektedir.
Kiros’un imanının kaynağı olarak Zerdüşt’ün adı geçmektedir. Tarihsel olarak oldukça tartışmalı bir figür olan Zerdüşt, en yaygın kanaate göre milâttan önce VII-VI. Yüzyıllarda, yani Büyük Kiros ile aynı çağda veya ondan kısa süre önce yaşamıştır. Önceki bazı islam alimleri gibi Ebu'l-Kelâm Âzâd da eserinde, Zerdüşt’ün belki de bir peygamber olabileceği ihtimali üzerinde durur ve ayrıntılı açıklamalara gider. Hristiyanlık ve Yahudilik de dahil olmak üzere birçok dinin zamanla müntesipleri tarafından tahrif edildiğini söyleyerek Zerdüşt’ün de aslında insanları Mazdeizm'e, yani Allah'a ortak koşmayı ve putlara tapmayı haram kılan tevhid dinine çağırmış olabileceğini iddia eder. Eski İranlıların ateşe tapma ritüellerini yöneten “Magus”ların dini olan mecusilikle Zerdüşt’ün mücadele ettiğini savunur. İslam dini ile Mazdeizm arasındaki paralelliklere örnekler verir. Zamanla bu dinin bozularak monoteizmden uzaklaştığını, özellikle Büyük İskender’in İran’ı ele geçirmesinden sonra Mazdeizm’in kutsal kitabı olan Avesta’nın yok edilmesi neticesinde dinin neredeyse kaybolduğunu söyler.
Günümüzde de bu görüş kabul görmektedir. Yapılan bilimsel çalışmalar, eldeki yazılı Avesta metninin milâttan sonra IV. yüzyıl öncesine gitmediğini göstermektedir (Bausani, s. 13).(3). Bunun sonucu olarak Avesta’da bulunan ve monoteizm ile bağdaşmayan unsurların kaynağı bilinememektedir. İran dahil Zerdüştîler’in yaşadığı bölgelerin büyük ölçüde Yunan hâkimiyeti altına girmesiyle gerek Zerdüşt öncesi İran dinî inançları gerekse İran civarındaki çeşitli dinsel geleneklerle Helenistik inanç ve ritüeller Zerdüştîliği etkilemiş, böylece Zerdüştîlik saf monoteist yapısından uzaklaşmaya ve senkretik bir yapı arzetmeye başlamıştır. Mecûsîlik geleneksel düalist yapısına ise tam anlamıyla Sâsânîler döneminde kavuşmuştur. (27)
Mecusliliğin kökeninin bir peygambere dayandığına delil olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Onlara Ehl-i kitap muamelesi yapın” şeklindeki hadisinden başka (el-Muvaṭṭaʾ, “Zekât”, 42) bizzat peygamberimizin (s.a.v.) Yemen ve Hecer Mecûsîleri’ne yönelik yaptığı uygulama da gösterilmiştir. Buna göre Resûl-i Ekrem, kadınlarını nikâhlamamak ve kestiklerini yememek kaydıyla Mecûsîler’in tıpkı ehl-i kitap gibi cizyeye bağlanmasına izin vermiştir (Hamîdullah, Mecmûʿatü’l-ves̱âʾiḳı’s-siyâsiyye, s. 72)(27)
4. ALLAH TARAFINDAN DESTEKLENMİŞ ADALETLİ VE HİKMETLİ BİR YÖNETİCİ
Zülkarneyn’in Kuran’da bildirilen özelliklerinden biri de onun Allah tarafından desteklenmiş adaletli ve hikmetli bir yönetici olmasıdır. Zülkarneyn yeryüzünde geniş bir iktidar ve kudret sahibi kılınmış, her türlü sebep ona öğretilmiştir. Bu özelliği bize Zülkarneyn’in alışılmadık başarı hikayelerine sahip olduğunu düşündürmektedir.Büyük Kiros hakkında anlatılanlar da benzer bir içerik taşımaktadır. Ebu'l-Kelâm Âzâd’ın da belirttiği üzere insanlar onun çok ilginç şartlarda ortaya çıktığını iddia etmişlerdir. Herodotos ve Xenophon bu efsaneyi çok detaylı olarak anlatmaktadırlar. Efsane özetle şöyledir: Kiros'un anne tarafından dedesi Med İmparatoru Astyages idi. Doğumundan önce onu öldürmeye karar vermiş ve bu yönde emir vermişti. Ancak ilahî hikmet gereği ülkenin prenslerinden biri yeni doğacak bu bebeğe acımış ve onu kurtarmıştı. Sonuçta çocuk ormanlarda ve vadilerde yaşayarak büyümüştü.
Kiros’un daha sonra Pers prenslerinin ortak kararıyla başa geçmesi ve Persleri birleştirerek bir krallık kurması da alışılmış bir olay gibi durmamaktadır. Kurduğu krallıkla Büyük Kiros 12 sene gibi çok kısa bir süre içerisinde önce dedesi Astyages’i yenerek Med ve Pers imparatorluklarını birleştirmiş, Lidya’yı ve Babil’i fethederek belki de dünyanın o zamana kadar gördüğü en büyük imparatorluğunu kurmuştur.
Büyük Kiros’un bu olağanüstü başarısının yanında tartışma götürmeyen bir özelliği de kendi halkına ve fethettiği ülkelerde karşılaştığı topluluklara adaletli ve hikmetli bir şekilde davranmasıdır. Yönetimi altındaki halk onu şefkatli tavırları nedeniyle “baba” olarak adlandırmaktadır. Bu konuda Ebu'l-Kelâm Âzâd, Yunanlı yazarların bile kalemlerini halklarının düşmanı olan Kiros’u övmek için oynattığını vurgulayarak Herodotos, Xenophon ve Ctesies’in Kiros hakkında açık yüreklilikle dile getirdikleri ifadeleri aktarır:
Herodotos der ki:
“Kiros çok değerli, cömert ve gayet hoşgörülü bir kraldı. Diğer krallar gibi servet avcısı değildi. İkramsever ve bağışçıydı. Zulme uğrayanlara adalet dağıtır, insanlığın hayrına olan her şeyi severdi.”
Xenophon der ki:
“Kiros, akıllı ve merhametli bir kraldı. Krallara yakışan onur ve filozoflara yakışan bir hikmetle donanmıştı. Çabası, ululuğunu daha da yüceltmekti. Cömertliği, öfkesini bastırırdı. İlkesi, insanlığa hizmet ve mazlumlara adalet götürmekti. Kibir ve gururun yerini onda tevazu ve hoşgörü almıştı.”
Ctesies ise şöyle der:
“O, servetin kralların refahı için değil halkların hizmeti için olduğuna inanırdı.”
5. BATI SEFERİ
Kuran’da Zülkarneyn’in önce güneşin battığı yere (batıya) gittiği ve orada bir kavim bulduğu anlatılır. Zülkarneyn bu kavme adaletle hükmederek haksızlık edenleri cezalandıracağını, iman edip iyi davranışta bulunan kimselerin ise güzel bir karşılık bulacağını söyler. Anlaşılan o ki bu kavim, güçlülerin ve zayıfların birlikte yaşadığı, içlerinde adalet mekanizmasının işlememesi nedeniyle zulmün cezasız kaldığı gelişmiş bir kavimdir. Zülkarneyn muzaffer bir komutan olarak elde ettiği güçle bu kavmin içindeki suçluları cezalandırmış ve iyileri ödüllendirmiştir.Zülkarneyn’in bu yolculuğu Büyük Kiros’un Ahameniş İmparatorluğunu kurduktan sonra yaptığı ilk seferle paralellik göstermektedir. Daha önce değindiğimiz gibi Kiros’un ilk seferi batıdaki Lidya devletine karşı olmuştur. Lidya Kralı Kroisos’un Kiros egemenliğindeki Pteria şehrine saldırması sonucu başlayan savaşta iki ordu Kerkenes Dağı yakınlarında karşı karşıya gelir ama yenişemez. Kroisos ordusuyla geri çekilerek Manisa Salihli sınırları içerisinde bulunan başkent Sardis’e döner. Büyük Kiros beklenmedik bir şekilde Kroisos’u takip ederek Sardis önlerine gelir. Burada yaşanan savaşta Kiros’un akıllıca taktikleri sonucu Lidya ordusu bozularak kaleye sığınır. 14 gün süren kuşatmanın ardından zafere ulaşan Büyük Kiros, Kroisos’u da esir alır.
Kiros bu zaferden sonra Lidya halkını köleleştirmek yerine onlara merhametli davranır. Önce öldürülmesini emrettiği Lidya Kralı Kroisos’u ise affederek kendisine danışman olarak atar. Şehri komutanlarından Tabalos’a emanet ettikten sonra Sardis’ten ayrılır. İmparatorluğun başkenti Agbatan’a dönüş yolunda Lidyalıların isyan ettikleri haberini alan Kiros, bir komutanını tekrar Lidyalılar üzerine göndererek isyana katılan herkesi yakalayıp köle olarak satmasını emreder. Sonuçta isyan bastırılır ve Anadolunun egemenliği Kiros’ta kalır.
6. DOĞU SEFERİ
Kuran-ı Kerim Zülkarneyn’in batı seferinden sonra yeniden bir yol tutarak güneşin doğduğu yere (doğuya) ulaştığını söyler. Zülkarneyn orada güneşle aralarında bir perde bulunmayacak kadar ilkel bir kavimle karşılaşır. Kuran bize bu kavim hakkında başka bilgi vermediği gibi Zülkarneyn’in bu kavimle olan hikayesine de değinmez.Tarih de bize Büyük Kiros’un batıya yaptığı Lidya seferinden sonra doğuya yönelerek oradaki ilkel kabilelere bir sefer daha düzenlediğini bildirir. Fakat bu konudaki bilgiler oldukça kısıtlıdır. Buna neden olarak Kiros’tan yaklaşık 200 yıl sonra M.Ö. 331’de Makedonyalı İskender’in Pers imparatorluğunu ele geçirmesinin ardından yaşanan yağma ve yıkım hareketleri gösterilmektedir. Başta Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta olmak üzere Pers kültürüne ve tarihine ait birçok eser bu süreçte yakılarak imha edilmiştir. Bu nedenle Kiros’un doğu seferleri hakkındaki bilgimiz sadece Antik Çağ yazarlarının eserleri aracılığıyla günümüze ulaşmıştır. Bu seferlerin kronolojisiyle ilgili çelişkili bilgiler bulunmakla birlikte, genel hatlarıyla Kiros’un iki büyük Orta Asya seferi gerçekleştirdiği düşünülmektedir. Bu seferlerden ilki Lidya Krallığı’nın yıkılmasının ardında, ikincisinin ise Babil Krallığı’nın ele geçirilmesinden sonra gerçekleşmiştir.
Büyük Kiros’un ilk Orta Asya seferinde Kadusia, Hyrcania, Parthia, Derbicia, Aria, Margiana, Khorasmia, Baktria, Gandhara, Sattagydia, Arachosia ve Drangiana gibi birçok bölgeyi ele geçirdiği düşünülmektedir. Özellikle Baktria, siyasi, askeri ve ekonomik önemiyle öne çıkmaktadır. Bu bölgeler, Kiros’un imparatorluğunu bugünkü Afganistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’a kadar genişletmiştir. Ayrıca, Gedrosia bölgesine kadar uzanan bu ilk sefer sırasında Kiros’un Hint alt kıtasına ulaşmayı başaramadığı belirtilmektedir. (28)
|
| Büyük Kiros dönemi Ahameniş imparatorluğu haritası |
“Yunanlı tarihçilerin yazdıklarından çıkan, bunların Baktrialılar olduklarıydı. Haritaya baktığımızda Kiros'un gittiği Belh bölgesinin İran için Doğu'daki en uç nokta olduğunu görürüz. Çünkü Belh'ten sonra dağlık bir kesim gelmekte ve yol tıkanmaktadır. Bu bölgede yaşayan kabileler ülkenin Doğu sınırlarında taşkınlık yapmaktaydı. Kiros da ordusuyla Doğu seferine çıktı ve günümüzde Mekran ve Belucistan olarak bilinen bölgeye girdi.”
Büyük Kiros’un birinci Orta Asya seferi ve bu sefer neticesinde ele geçirdiği bölgeler hakkında bilinenler, Antik Çağ yazarlarının eserlerinde geçen kısa ve çelişkili bilgilerden öteye geçememektedir. Bilim insanlarının çeşitli araştırmaları neticesinde ortaya koydukları sonuçlar Antik Çağ yazarlarının verdikleri bilgileri belli bir oranda genişletmiş olsa da Büyük Kiros’un ilk Orta Asya seferi hakkında hâlen büyük bilinmezlikler söz konusudur (Grakov, 2006, s. 289; Briant, 2002, s. 39; Petit, 1990, s. 44; Dandamayev, 1989, s. 33; Mallowan, 1985, s. 407; Frye, 1983, s. 94). Yunanlı tarihçi Ktesias’ın verdiği bazı bilgiler Kiros’un hâkimiyet alanının Hindukuş Dağları’na ulaştığını ve Ceyhun Nehri’nin ötesine geçtiğini düşündürmektedir. Ancak mevcut kaynakların yetersizliği dolayısıyla bu düşünceyi kesin olarak söylemek güçtür (Cook, 1985, ss. 212-213). (28)
7. YE’CÜC VE ME’CÜC SEDDİ
Zülkarneyn doğu seferinden sonra bir yol daha tutar. Bu üçüncü yolculuğun yönü ve uzaklığı hakkında Kuran bir şey söylemez ancak Zülkarneyn’in yaptığı sefer sonunda iki dağ arasına ulaştığını bildirir. Bu dağların aşağılarında Zülkarneyn sözden anlamayan yahut derdini anlatamayan bir kavimle karşılaşır. Müfessirler bu kavmin dil ve akıl melekelerinin yeterince gelişmiş olmadığını, konuştukları dilin tamamiyle farklı bir dil olduğunu veya ücra bir memlekette yaşadıkları için tercümanlık yapacak birilerinin bulunmadığını söylemişlerdir. Bununla birlikte bahsedilen kavmin Ye’cûc ve Me’cûc olarak adlandırılan, gözlerini kan bürüdüğü için laftan anlamayan, barbar ve talancı bir güruh olduğu düşünülebilir. Bir diğer yorumla ise bu kavmin, Ye’cûc ve Me’cûc’ün saldırılarından muzdarip olan, uğradıkları barbarlık sonucu çoğunluk itibariyle korku ve panik içinde yaşayan bir kavim olması da ihtimal dahilindedir. Her iki yorumu birden doğru kabul etmek de mümkündür. Sonuç itibariyle saldırıya maruz kalan kavmin talebi üzerine Zülkarneyn demir ve bakır kullanarak güçlü bir set inşa eder ve onları Ye’cûc ve Me’cûc’ün saldırılarına karşı koruma altına alır.Büyük Kiros 1. doğu seferi sırasında geniş bir arazide çok sayıda bölgeyi fethederek dağınık halde yaşıyan birçok az gelişmiş kavmi kendisine bağlamıştır. Bu yerlerden en önemli olanı Baktria bölgesidir. Bu bölge ipek yolu üzerinde olup günümüzde Afganistan, Özbekistan ve Tacikistan sınırları kesişiminde yer almaktadır. Baktria o dönemde Sakaların bir kolu olan ve orta asya steplerinde yaşayan Massagetlerin baskısı altındaydı. Geniş bir coğrafyada göçebe olarak yaşayan Massagetler kuzeyden güneye inerek bu coğrafyayı talan ediyorlardı.
|
| Massagetlerin Bactria bölgesine baskısını ve Demirkapı geçidini gösteren harita |
|
| Özbekistan Derbend Köyü ve Demir Kapı Kanyonu |
“İbn Hurdâzbe, "Kitabu'l-Mesalik ve'l-Memalik" adlı eserinde şöyle der: "(Halife) Vâsıkbillah rüyasında, kendisinin sanki "sağlam bir maniayı" aşıp fethettiğini görür. Orasını görüp müşahede etsinler diye bazı adamlarını gönderir. Onlar "Bâbul Ebvâb"dan çıkıp oraya ulaşır ve orasını görürler. Orasını, eritilmiş bakırlar ve birbirine kenetlenmiş, demir kerpiçlerden yapılma bir de kilitli kapısı olan sur olarak anlatmışlardır. Sonra onlar, bu yerden dönmek isteyince, kılavuzları onları, Semerkand (Sogdiana) şehrinin hizasında bir yere çıkardı.”
Seyyid Kutub ise şu bilgileri aktarır:
“Tirmiz şehri yakınlarında `Demir kapı' adı ile bilinen bir set ortaya çıkarıldı. Onbeşinci yüzyıl başlarında Alman bilgini (Sıld Berger) buraya uğramış ve kitabında ondan sözetmişti. Aynı şekilde İspanyol tarihçi (Glawjo) 1403 yılındaki yolculuğunda buradan sözederek "Şehrin demir kapı olarak bilinen seti Semerkant ve Hindistan yolu üzerindedir" der. Zülkarneyn'in yaptığı set bu olabilir.”
Elde edilen bilgileri özetlersek, Büyük Kiros 1. doğu seferi sırasında dağınık halde yaşıyan birçok kabile devletini ele geçirmiştir. Bunların arasında Khorasmia gibi Massagetlerin yaşadığı bölgeler de bulunmaktadır. Sakaların bir kolu olan Massagetler talancı göçebe bir kavimdir. Kiros’un doğu seferinde kendi sınırlarına kattığı Baktria ile Massagetlerin yurdu arasında doğal engel olarak Hisor Dağları ve Ceyhun Nehri bulunmaktadır. Hisor Dağları arasında Baktria’dan Sogdiana’ya ve Massagetlerin yurduna açılan derin kanyonlardan oluşan bir geçit bulunmaktadır. Bu geçit Demir Kapı adıyla anılmaktadır. En erken MS:630 yılına ait olmak üzere bu geçitte demir bir kapı olduğunu kaydeden tarihi kaynaklar bulunmaktadır. Türkistan-Hindistan ticaret yolu üzerinde olan bu geçidi MÖ:530 yılında Makedonyalı İskender de kullanmıştır. 1. doğu seferinden sonra geri dönüp Babil’i fetheden Büyük Kiros çıktığı 2. doğu seferinde Massagetlerle yaptığı savaş sırasında MÖ: 530 yılında Seyhun Nehri yakınlarında barbar Massagetlerin kraliçesi Tomris’e yenilerek hayatını kaybetmiştir.
Bütün bu verilerden yola çıkarak Zülkarneyn olabileceğini düşündüğümüz Büyük Kiros’un 1. doğu seferi sırasında Baktria’ya uğradığını, halkın Massagetlerden şikayetleri üzerine Hisor Dağları arasında uzanan kanyona ilk demir kapıyı yaptırdığını, o tarihten itibaren de geçidin Demir Kapı olarak adlandırıldığını varsayabiliriz.
|
| Demir Kapı Geçidi |
TEFSİRLERE GÖRE İÇİNDE GÜNEŞ BATAN GÖZE
Klasik tefsirlerde Zülkarneyn’in kim olduğu hakkında oldukça fazla yorum yapılmıştır. Onun tarihsel kişiliği üzerinden, iki dağ arasında yaptığı seddin yeri ile doğuda ve batıda ulaştığı son noktaların neresi olduğu gibi ayrıntılar açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda 86. ayette geçen ve içinde güneşin battığı belirtilen kara balçıklı su gözesinin nerede olduğu da tartışılmıştır. Birçok tefsirde güneşin bir su gözesinde yahut denizde fiziksel olarak batmasının mümkün olmadığı söylenerek, ayette geçen ifadelerin görsel bir manzaradan ibaret olduğu belirtilmiştir. (Taberi ö:923, İbnül Cezvi ö:1201, Razi ö:1210, Kurtubi ö:1273, Beydavi ö:1286) Zülkarneyn’in deniz kıyısına yakın bir yerde uzaktan güneşin batışını seyrettiği söylenmiş, bu deniz bazı alimlerce Atlas Okyanusu bazı alimlerce de Ege Denizi olarak ifade etmişlerdir. Bazı alimler ise ayetteki gözenin dumanlı ve çamurlu volkanik bir krater olabileceği üzerinde durmuşlardır.Endülüslü alim Kurtubi (ö:1273), yazdığı tefsirde bu konuda Muhammed b. Ali Al Kaffal’den (ö:976) aşağıdaki alıntıyı aktarır:
“el-Kaffâl der ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Maksat güneşin kendisine ulaşıp temas edinceye kadar doğuş ve batış yerine ulaştığı değildir. Çünkü güneş yere yapışmaksızın arzın etrafında sema ile birlikte deveran eder ve yeryüzünde bilinmeyen bir yerdeki bir pınara sığmayacak kadar, hatta güneş yeryüzünden kat kat daha büyüktür. Bundan maksat onun batı ve doğu taraflarından yeryüzünün mamur olduğu en uç noktalara kadar vardığıdır. İşte o vakit onun gözüne güneşin kara çamurlu bir suda battığı göründü. Nitekim bizler düzlük bir arazide güneşin yerin içine girdiğini görüyoruz. Bundan dolayı yüce Allah: "Onu, güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise güneşin doğuşu esnasında onlara çarptığını ve değdiğini anlatmak değildir. Aksine güneşin üzerine ilk doğduğu kimselerin durumunu anlatmak istemiştir.”
Benzer şekilde büyük alim Fahreddin Er-Razi (ö:1210) de Mefatihul Gayb isimli tefsirinde bu ayet hakkında şunları yazar:
“Yeryüzünün küre şeklinde olup, gökyüzünün onu kuşattığı delil ile sabittir. Yine güneşin de, bu felek içinde yer aldığında şüphe yoktur. Hem Cenâb-ı Hak da: "Onun yanında bir kavim buldu" buyurmuştur. Güneşin yakınında oturan bir kavmin olamayacağı malumdur. Hem sonra güneş, yeryüzünden kat kat büyüktür. Binâenaleyh o güneşin, yeryüzünündeki bir gözeye girip batması nasıl düşünülebilir? Bunun böyle olduğu sabit olunca, ayetteki "Onu kara bir balçıkta batar buldu" ifadesi, birkaç şekilde yorumlanabilir: a) Zülkarneynin mülkünün sınırları batıya ulaşıp, ondan daha ileri gidilecek meskûn bir yer kalmayınca, her ne kadar aslında böyle değilse de güneşi bir gözede, karanlık bir çukura batıyormuş gibi gördü. Bu tıpkı, denizde yolculuk eden kimsenin güneşi, gerçekte denizin ötesinde kaybolduğu halde, sahili göremediği için, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. Bu izahı, Ebu Ali el-Cübbâi (ö:916), Tefsir'inde yapmıştır. b) Yeryüzünün batı tarafında, denizce kuşatılmış yerler vardır. Binâenaleyh güneşe bakan, onun sanki o denizde batıp kaybolduğunu sanır. Batı denizinin, çok sıcak olduğunda şüphe yoktur. Dolayısıyla, bu deniz bu açıdan "hamiye" (sıcak-hararetli) olmuş olur. Yine kendisinde balçık, kokuşmuş çamur çokça bulunduğu için "hamie" (balçık) olmuş olur. O halde ayetteki, "Onu kara bir balçıkta batar buldu" ifadesi, yeryüzünün batı tarafını denizin kuşattığına ve orasının çok sıcak olduğuna bir işarettir.”
Görüldüğü üzere çok eski zamanlarda bile tefsir yazarları, ayetteki anlatım tarzının mecaza dayandığını kabul ederek Zülkarneyn’in tarihsel kimliğiyle bağlantılı bir şekilde ayeti anlamaya çalışmışlardır. Klasik tefsirlerdeki bu temayülden farklı olarak modern zamanlarda yapılan bazı yorumlarda ise ayetin beşeriyete verdiği mesaj öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Zira başta Bediüzzaman olmak üzere islam alimleri, Kuran-ı Kerim’in ana maksadının insanları tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet hakikatlerine davet etmek olduğunu belirtmişlerdir. Bu çerçevede, Kuran’da geçen her bir ifadenin birincil anlamının da Kuran’ın dört ana maksadından birine veya birkaçına yönelik olduğunu düşünmek gerekmektedir. Daha sonra ayrıntılı olarak değinileceği üzere, insanlar için bir hidayet kaynağı olan Kuran’da, belirtilen maksatlardan kopuk ve gereksiz ayrıntılar veya faydasız bilgiler bulunması mümkün değildir.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir; Kuran bize, güneşin battığı yere varınca Zülkarneyn’in onu kara balçıklı sıcak bir gözede batıyor bulduğunu söylüyor. Acaba Zülkarneyn’in gözünden güneşin batışını resmetmekle Kuran nasıl bir amaç gözetmiş olabilir? Verilen mesaj Kuran’ın ana maksatlarından hangisine uygundur ve insanları nasıl hidayete çağırmaktadır?
Bazı tefsirlerinde bu soruya cevap olabilecek farklı yorumlar görmekteyiz. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde, Zülkarneyn’in batıya yolculuğu sırasında bazı saltanatların batışına şahit olmasına değinir ve dünyanın faniliğine vurgu yaparak şöyle bir yorumda bulunur:
“Batıya varıncaya kadar geçtiği memleketlerde birtakım saltanatların batışını görerek giden Zülkarneyn, uzak batıda geçtiği yolda önüne çıkan Okyanus kenarında güneşin batışını seyretmek için ufka baktığı zaman Allah mülkünün genişliği ve yüceliği içinde o koca okyanus etrafı gök ile çevrilmiş bir kuyu havzası gibi sınırlı bir su kaynağı manzarasını alıyor. Fakat içilebilecek parlak ve duru bir kaynak gibi değil, kara balçıkla bulanmış, dibi görünmez karanlık bir kuyu gibi görünüyor ve güneş bunun ufkunda batarken zayıflamaya başlayan parıltısı, allı morlu yansımalarıyla puslar içinde çalkalanarak karanlık bir batağa batıyor da, battığı nokta balçıklı bir göz gibi bulanıp kararırken aynı zamanda renk ve buharıyla kaynayan kızgın bir köz halinde bulunuyor. Demek Zülkarneyn'in vicdanında güneş batışının bıraktığı intiba bu olmuştur ki, bu müşahedenin en ibret verici mânâsı, en son bir sınırda duracağı kesin olan dünya ululuğunun sınırlı olduğunu görmek ve geçici olduğunu anlamaktır.”
Güneşin halini insanın ruh haliyle ilişkilendiren bir başka ibretli yorumu Seyyid Kutub’un “Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân” isimli tefsirinde, Zülkarneyn’in doğuya yaptığı yolculuğu anlatan 90. ayette güneşin doğuşu açıklanırken görmekteyiz. Kutub 90. ayette Zülkarneyn’in vicdanında barındırdığı niyetler, fikirler ve hedefler ile güneşin doğuşu arasındaki uyuma değinerek şöyle der:
“Kuşkusuz yüce Allah, onun sahip olduğu bütün fikirleri ve gerçekleştirmek istediği bütün hedefleri çok iyi biliyordu. Bu hikâyenin sunuş tarzındaki edebi ahenk üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Surenin akışı içinde sunulan sahne her şeyi ile açık ve ortada olan bir tabiat sahnesidir. Güneş hiçbir engelle, hiçbir sütre ile karşılaşmadan bu toplumun üzerine doğuyor ve öylece yükseliyor. Aynı şekilde Zülkarneyn'in vicdanı ve içinde sakladığı niyetleri bütünüyle Allah'ın kapsamlı bilgisine açıktır. Böylece Kur'ana özgü o incelikli ahenk yöntemi uyarınca tabiat sahnesi ile Zülkarneyn'in vicdanı arasında uyum sağlanıyor.”
Tefsirler içinde kanaatimizce en dikkat çekici yorumu Risale-i Nur Külliyatında okumaktayız. Kuran-ı Kerim’in arş-ı azamdan gelen semavi hitabının büyüklüğüne uygun olarak, semavi gözlerde yeryüzünün bir misafirhane, güneşin bir lamba, denizin ise bir su gözesi kadar küçük göründüğünü söyleyen Bediüzzaman, Lemalar isimli eserinde bu ayetteki ifade sanatının ince sırlarına da bir haşiye ile değinir. İnsanın sadece akıl sahibi bir varlık olduğunu değil, hisleriyle, hayalleriyle, duyularıyla, düşünceleriyle ve zevkleriyle bir bütün olduğunu nazara alarak Zülkarneyn’in gözünden bir gözede güneşin batışını şöyle yorumlar:
“Hem çeşme, teşbîhtir (benzetmedir). Uzaktan büyük bir deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten (sıcaklıktan) çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbîhi, Arabca hem çeşme, hem güneş, hem göz ma‘nâsında olan عَيْنٍ kelimesi, esrâr-ı belâgatçe (söz sanatının sırlarınca) gāyet (oldukça) ma‘nîdâr (anlamlı) ve münâsibdir (uygundur). (Hâşiye: Hatta ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ deki عَيْنٍ ta‘bîri, esrâr-ı belâgatçe latîf (ince) bir ma‘nâyı remzen (işaretle) ihtâr ediyor (hatırlatıyor). Şöyle ki: “Semâ (gök) yüzü, güneş gözüyle zeminin yüzündeki cemâl-i rahmeti (rahmetin güzelliğini) seyirden sonra, zemin dahi deniz gözüyle yukarıdaki azamet-i İlâhiyeyi (ilahi büyüklüğü) temâşâyı (seyretmeyi) müteâkib (takip eden); o iki göz birbiri içine kapanırken, rû-yu zemîndeki (yeryüzündeki) gözleri kapıyor” diye mu‘cizâne (mucize gibi) bir kelime ile hâtırlatıyor ve “Gözler vazîfesine paydos!” işaretine işaret ediyor.) Zülkarneyn'in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş-ı Âzamdan gelen ve ecrâm-ı semâviyeye (gök cisimleri) kumanda eden semâvî hitab-ı Kur'ânî (Kuran’ın göksel seslenişi), bir misafirhane-i Rahmâniyede sirac (lamba) vazifesini gören musahhar (hizmete sunulmuş) güneşi Bahr-i Muhit-i Garbî (Atlas Okyanusu) gibi bir çeşme-i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine (büyüklüğüne) ve ulviyetine (yüceliğine) yakışıyor ve mucizâne üslûbuyla denizi hararetli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir; ve semâvî gözlere öyle görünür. Elhasıl: Bahr-i Muhit-i Garbîye "çamurlu bir çeşme" tabiri, Zülkarneyn'e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân'ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn'in galat-ı his nev'indeki (his yanılgısı türünden) nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta (göklere) bakarak geldiğinden, küre-i arzı (yerküreyi) kâh bir meydan, kâh bir saray, bazan bir beşik, bazan bir sayfa gibi gördüğünden, sisli, buharlı, koca Bahr-i Muhit-i Atlas-ı Garbîyi bir çeşme tabir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor.”
YENİ BİR YORUM MÜMKÜN MÜ?
Şimdiye kadar anlatılanlarla mevcut tefsirlerde konunun nasıl ele alındığını aktarmaya çalıştık. Bununla birlikte yeni keşifler ve elde edilen ilave bilgiler ışığında ayeti yeniden yorumlamak elbette mümkündür. Bu amaçla ayette geçen bazı kavramları gözden geçirmek gerekmektedir.Zülkarneyn’in batı yönünde yaptığı seyahati anlatan Kehf Suresinin 86. ayeti dikkat çekici ayrıntılar içermektedir. İlk olarak, Zülkarneyn’in yolculuğunun yönü bildirilirken “batı / elmağrib /الْمَغْرِب” demek yerine “güneşin battığı yer / mağribeşşems /مَغْرِبَ الشَّمْسِ” ifadesi kullanılarak daha uzun bir söz dizimi tercih edilmiş, yani itnab yapılmıştır. Ezeli kelamın kuşkusuz sözü uzatmakla bir muradı vardır. Zira Kuran’ın belagatinin en önemli unsurlarından biri az sözle çok mana içermesidir. O halde verilen her bir ayrıntının ve tercih edilen her ifade biçiminin çok önemli manalar içerdiği muhakkaktır. Bu ayette geçen “مَغْرِبَ ” kelimesi kalıp itibariyle hem “batış” hem “battığı yer” hem de “battığı zaman” anlamlarına gelebilmektedir. Bu durumda ayetteki vurgu, yapılan yolculuğun yönüne değil, ulaşılan noktada şahit olunan güneşin batış olayına, güneşin battığı yere ve güneşin battığı zamanadır. Bu da bizi ister istemez güneşin batışıyla kastedilen manaya odaklanmaya ve konunun tarihsel boyutuna daha fazla ilgi duymaya yöneltmektedir. Fakat bu tarihsel vaka Kuran’ın genel kaidesi gereği, insanlar için hidayet kaynağı olacak bir ibret sahnesi barındırmalıdır. İlginçtir ki aynı tarz bir ifade 90. ayette Zülkarneyn’in doğuya doğru yaptığı yolculuk için de kullanılmaktadır. Orada da “doğu / elmeşrik /الْمَشْرِقُ” demek yerine “güneşin doğduğu yer / matliaşşems /مَطْلِعَ الشَّمْسِ” ifadesi tercih edilerek yer, zaman ve olay vurguları yapılmıştır.
Ayette dikkat çeken bir diğer ayrıntı da Zülkarneyn’in güneşin battığı yere ulaştığında onu kara balçıklı sıcak bir gözede batarken “buluyor” olmasıdır. Oysa ayet bize görsel bir algıdan bahsetmektedir. Buna rağmen “onu gördü / raeha / رَاٰهَا ” denilmek yerine ayette “onu buldu” kelimesinin arapça karşılığı olan “vecedeha / وَجَدَهَا” kelimesi kullanılmıştır. Buradan yola çıkarak ayetteki ifadenin görsel bir hisden ziyade olgusal bir gerçeğe yönelik olduğu söylenebilir.
Yine aynı ayette önemli bir nokta da güneşin içine battığı su gözesinin iki farklı kıraate göre hem “sıcak, kaynar” hem de “kara balçıklı” olduğunun bildirilmesidir. “Sıcak ve kaynar” anlamıyla bu kelime cehennem ateşinin sıcaklığını tarif etmek için Karia suresinin 11. ayetinde de geçmektedir. Fetih suresinin 26. ayetinde ise aynı kelime cahiliye insanının en önemli özelliklerinden biri olan “taassup” anlamında kullanılmıştır. Kelimenin “kara balçık” anlamına gelen diğer kıraatıyla da Hicr suresinin 26. ayetinde insanın yaratıldığı “kara çamur” olarak geçtiği görülmektedir.
Ayetin anlamının klasik tefsirlerde yorumlandığı üzere bir gün batımının tasviri olduğu düşünülürse, sıcak ve kara balçıklı tanımlamalarının fazla ayrıntılı olduğu akla gelebilir. Aynı zamanda dünyanın fani olduğunu hatırlatmak ve semavi bir nazarla küçük ve hakir göründüğünü vurgulamak adına da su gözesinin sıcak ve çamurlu olduğunu belirtmek çok önem arz etmeyebilir. Fakat bir başka yorumla ayet ele alınırsa, gözenin sıcak ve kara balçıklı oluşunun mükemmel bir anlam ve tam bir tasvir içerdiği görülecektir. Bu amaçla bir kısım tarihi ve coğrafi detayları aktarmanın önemli olduğunu düşünüyoruz.
ÇAMURHAMAMI
Büyük Kiros’un batıya yaptığı seferde ulaştığını kesin olarak bildiğimiz son nokta bugün Manisa’nın Salihli ilçesi sınırlarında bulunan, Lidya’nın başkenti Sardis (Sart) antik şehridir. Tarihte ilk kez altın sikkeler basmasıyla meşhur olan Lidya, devrinin en zengin ve müreffeh devletiydi. Zenginliğin kaynağı olarak bölgedeki Paktalos Irmağından (Sart Suyu) çıkarılan büyük miktarlardaki altın madeni gösterilmiştir. Bu muazzam zenginlik mitolojiye de ilham kaynağı olmuştur. Uzun kulaklarıyla meşhur Kral Midas’ın aç gözlülükle ettiği bir dua sonucu dokunduğu her şey altına dönüşmeye başlar. Midas bu nedenle sevdiği kızını yanlışlıkla altına dönüştürür ve kendisi de eline aldığı her şey altın kesildiği için aç kalır. Ettiği duanın aslında bir lanet olduğunu gören Kral Midas, Paktalos Irmağında yıkandıktan sonra normale dönerken ırmak da zengin bir altın madenine dönüşür.Altın zengini Lidyalıların hayat tarzları hakkında Herodot, oldukça ilginç bilgiler aktarır. Lidyalılar, kendi iddialarına göre, Helen toplumunda yaygın bir şekilde oynanan zar, aşık kemiği ve top oyunlarını icat eden topluluktur. Herodot, Lidya halkının genel yaşam biçiminin Yunanlıların adetlerine büyük ölçüde benzediğini ifade etmekle birlikte, onları diğerlerinden ayıran ve ahlaki açıdan oldukça tartışmalı bir geleneklerine de dikkat çeker. Lidya halkının geneli evlenmeden önce kendi kızlarını fuhuşa zorlamaktadırlar. Herodotun bildirdiğine göre Lidya’da kızlar evlenene kadar fuhuş yaparak kendi çeyizlerini biriktirirler. Bu öylesine yaygın bir gelenektir ki Kral Kroisos’un babası Alyattes adına inşa edilen dev anıt mezarın yapımında en büyük mali katkıyı, tüccarlar ve zanaatkarlardan daha fazla miktarda bu genç kızlar sağlamıştır. (30)
Birçok antik kalıntı barındıran Sardis antik şehrinde bir de kaplıca bulunmaktadır. Çamurhamamı kaplıcaları adıyla günümüzde de faaliye gösteren bu kaplıca, adından da anlaşılacağı üzere sıcak ve çamurlu bir termal kaynaktır. Çok eski çağlardan beri kullanılmakta olan kaplıca günümüzde ne yazık ki doğal halini kaybetmiş durumdadır. Çamurhamamı Köyü sakinleri eski zamanlarda şimdi kaplıca tesislerinin bulunduğu yerde sıcak ve siyah çamurlu bir göletin bulunduğunu ve halkın şifa bulmak amacıyla gölete girip bu çamuru vücutlarına sürdüklerini belirtmişlerdir. Yine köy sınırları içinde Kuru Hamam olarak adlandırılan bölgede eskiden antik bina kalıntıları bulunduğu belirtilmiştir. Kuru Hamam bölgesindeki kurumuş dere yataklarında yoğun yağışlı dönemlerden sonra sıcak su göletleri oluştuğu gözlemlenmektedir. Kaplıcaya ve Kuru Hamama birkaç yüz metre mesafede ise Tabak Deresi Kazanları olarak isimlendirilen doğal havuzlar bulunmaktadır. Lidya gibi çok zengin bir devletin sayısız mimari şaheser bulunduran başkentinde birbirine çok yakın mesafede, sıcak ve kara balçıklı bir göze, doğal havuzlar ve Kuru Hamam olarak adlandırılan harabeler bulunması, bu bölgenin antik çağlarda zevk, sefa ve fuhuş yeri olarak kullanıldığını düşündürmektedir.
YENİ BİLGİLER IŞIĞINDA İÇİNDE GÜNEŞ BATAN GÖZE
Geçmiş tefsirlerde Kehf suresinin 86. ayetinde güneşin batışını resmeden ifadelerin mecaz olarak kabul edildiğini daha önce belirtmiştik. Tefsir yazarları güneşin battığı yerin aslında bir deniz veya okyanus olduğunu, fakat bunu ifade ederken ayette “deniz / bahr /بَحْرٍ” kelimesi yerine “su gözesi / ayn /عَيْنٍ” kelimesinin mecazen kullanıldığını söylemişlerdir. Oysa yeni elde edilen bilgiler doğrultusunda ayette geçen “sıcak kara balçıklı göze” ifadesini literal manasıyla, güneşi ise mecaz manasıyla alırsak bambaşka kapılar bize açılacaktır. Zaten ayetin zahir manasıyla ifade ettiği kara balçıklı sıcak göze, tam da tarif edildiği gibi Büyük Kiros’un en son ulaştığı yer olan Sardis’te bulunmaktaydı.
Kanaatimiz odur ki ayette batan güneş, altın zengini olan ve belki de devrinin en müreffeh toplumunu barındıran Lidya devletidir. Zaten birçok edebi metinde altın rengindeki güneş zenginliğin ve uygarlığın sembolü olarak kullanılmıştır. Hatta Kiros isminin de köken itibariyle “güneş gibi” anlamına geldiği belirtilmektedir. İçinde güneşin battığı sıcak ve kara balçıklı göze ise Lidyalılar döneminde zevk, sefa ve fuhuş alemleri yapıldığı düşünülen Çamurhamamı kaplıcaları bölgesidir. Tarih boyunca birçok medeniyeti yutmuş olan ahlaksızlık bataklığı, görünen o ki Lidya devletini de yutmuştur. Büyük Kiros oraya ulaştığı zaman toplumu şehvet ve taassup çamuruna batarken buldu. Bu çamur insanın yaratılışında zaten var olan kara çamurla aynı idi. Şehvet ve taasup, bedenin ve benliğin iki imtihan unsurudur. Kiros cehd ve tevazu ile bu duygularına galebe çalarak muzaffer olmuş, Lidya halkı ve onların kibiriyle meşhur kralı Kroisos ise kendilerini şehvet ve taasuba salarak boğulmuştu.
Bu yorumu destekleyecek bir diğer delil de Zülkarneyn’in güneşin doğuşuna ve doğduğu yere ulaşmasını anlatan 90. ayettir. İlginç bir şekilde Kuran, Zülkarneyn’in güneşin battığı yerdeki kavimle olan muamelesini üç ayet boyunca anlatıp liderlik dersleri verirken, güneşin doğduğu yerdeki kavim için sadece güneşle aralarında bir perde olmadığını söylemekle yetinir. Zülkarneyn’in doğudaki kavimle olan hikayesine ve onlara nasıl davrandığına hiç değinmez. Eğer burada bahsedilen güneş fiziksel anlamda uydusu olduğumuz güneş ise bu ayetin bize verdiği mesaj ne olabilir? Bahsedilen kavim ister üzerlerinde elbise bulunmayacak kadar vahşi bir toplum olsun, ister ev bark yapmayan avcı toplayıcı bir kabile olsun, isterse de dağı, yamacı, mağarası, ormanı bulunmayan uçsuz bucaksız steplerde, çöllerde yaşayan göçebe bir topluluk olsun, bunların üzerine güneşin doğuyor olmasından bizim nasıl bir ders çıkarmamız gerekir? Oysa bu güneş, maddi anlamdaki güneş olarak değil, medeniyet ve devlet anlamında düşünüldüğünde, asıl verilmek istenen mesajın bu kavmin ilkelliğini vurgulamak olduğu ortaya çıkar. Zira tarih sahnesine çıkmış birçok büyük medeniyet, baldırı çıplak kavimler tarafından kurulmuştur. İlkellikten başka sermayeleri bulunmayan, fakru zaruret altında çabalayan, kabili hitap olmayan, belki mümeyyiz bile sayılmayan birçok ibtidai topluluk, zamanın kozasında gitgide bir medeniyete dönüşmüşlerdir.
İbni Haldun başta olmak üzere bir çok bilim adamı, güçlü devletlerin lüks, israf, bencilleşme, çıkar çatışmaları, adaletsizlik, sosyal aidiyetlerin zayıflaması ve yönetim zorlukları gibi sorunlar nedeniyle er ya da geç zayıfladığını, buna karşılık ilkel toplulukların zor şartlara karşı dayanıklılık, mücadele azmi, sosyal dayanışma ve yeniliklere açık olma avantajıyla onların yerine geçebildiği vurgular. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Medeniyetlerin yükselişi ve batışı doğal bir döngüye benzer. Tıpkı yıldızımız olan güneşin doğup batması gibi, Allah ikbal ve idbar günlerini insanlar arasında döndürür durur. (Uhud’da olduğu gibi her asırda) Eğer size bir yara (ve yenilgi) dokunduysa (sabredin ve ümitsizliğe düşmeyin, zira) o (düşman) kavme de benzeri bir yara (ve hezimet) değmişti. İşte Biz (galibiyet ve hâkimiyet) günlerini (ve dönemlerini) insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği ve gayretlerine göre) böyle çevirip-devredip dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri bilmesi (belirtip ayırıvermesi) ve sizden (bu deneme ve eleme sürecine) şahitler (veya şehitler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Âl-i İmrân:140 - Abdullah-Ahmet Akgül Meali) İşte Kuran, tarihin bu doğal döngüsünü Zülkarneyn’in gözünden güneşin doğal döngüsüne benzeterek bizlere çok önemli dersler veriyor. Geçmişte yaşanmış bir olayı gündemimize taşıyarak bizi uyarıyor. Dün olduğu gibi bugün de güç zehirlenmesi yaşayan muktedirlere onları bekleyen kaçınılmaz felaketi hatırlatırken, mazlum milletlere ümit ve teselli kaynağı oluyor. Gerçek medeniyetin, merhamet ve adaleti tesis eden, madde ve manada yükselten, ahiret ve dünyayı kazandıran bir medeniyet olduğunu söylüyor. Ve ne kadar parlak olursa olsun her güneşin eninde sonunda batacağını hatırlatıyor.
Kuran, örnek bir kişilik olarak önümüze koyduğu Zülkarneyn’in şahsiyeti üzerinden de dersler veriyor. Evvela bu kıssada Zülkarneyn, bütün yolculuklarında ve mücadelesinde sebeplere tam olarak riayet etmekle birlikte, elde ettiği bütün başarıları Allah’tan bilerek unutulmaz bir tevhid dersi veriyor. Yorulmak bilmeden gidebildiği her yere hak ve hakikati ulaştırmanın gayretini göstererek azim ve kararlılık dersi veriyor. Dünyayı bir uçtan diğer uca fethetmesine rağmen şimarmayarak, küçücük başarılarla başı dönüp kibirlenen insanoğluna tevazu dersi veriyor. Yaptığı iyilikleri başa kakmayıp, bu iyilikler karşılığında teklif edilen ücreti geri çevirerek edep ve ahlak dersi veriyor. Şehirli, göçebe, zalim, mazlum, güçlü, zayıf olmak üzere farklı özellikteki kavimlere karşı gösterdiği farklı stratejilerle komutanlık dersleri veriyor. Yine bu birbirinden farklı toplumlara karşı sergilediği söylem ve tavırlarla irşad ve tebliğ usulü öğretiyor. Bir toplum ne kadar yozlaşmış olursa olsun, onları toptan cezalandırmayarak adalet dersi veriyor. Cezalandırmada acele etmeyip uzun uzadıya gerekli soruşturmaların yapılmasına, gerekirse suçlulara mühlet verilmesine işaret ederek hukuk dersi veriyor. Mükafat ve mücazat kapılarını açık bırakmakla insanlara fırsat verilmesini sağlayarak ve ödüllendirmede acele ederek terbiye dersi veriyor.
Tarihler Büyük Kiros’un çobanlıkla başlayan hayatını anlatırken, onun muhteşem bir imparatorluk kurduktan sonra nasıl olup da bozkırda göçebe olarak yaşayan Massagetlere trajik bir şekilde yenilerek öldürüldüğü sorusuna cevap aramaktadır. “Güneş gibi” olan adı kaderi olan Büyük Kiros’un kendisi de kurduğu imparatorluğa benzer bir şekilde güneşin döngüsünü yaşamış, çobanlıktan yükselerek imparatorları dize getirecek bir güce ulaşmış, en sonunda da bugün Türkistan olarak anılan topraklarda bozkır göçebelerinin elinde can vermiştir. Aradan geçen uzun yıllar sonra da o göçebe Türki kabileler, Selçuklular ve Osmanlılar başta olmak üzere birçok büyük medeniyete öncülük yapmışlardır.
SON SÖZ
Kuran-ı Kerim kıyamete kadar bütün insanlığa rehberlik yapacak bir kitaptır. Elbette her zamanın, her coğrafyanın, her tabakanın insanının ondan alacağı hisseler vardır. Zülkarneyn kıssasının tarihteki ilk muhatapları, Efendimiz (s.a.v.)’e Zülkarneyn hakkında soru soran müşrikler ve onların arkasındaki yahudilerdir. Zaten kıssanın anlatılmaya başlandığı ilk ayet olan Kehf suresinin 83. ayeti, “Sana Zülkarneyn’den soruyorlar...” diye başlar. O halde inen ayetlerde bu ilk muhatapların sordukları soruya cevap olacak mahiyette bir hisse bulunmaktadır. Böylece onların kafalarındaki bilgiyle mutabakat sağlayacak ve hakikati incitmeyecek şekilde beliğ bir cevap verilerek Efendimiz (s.a.v)’in peygamberliği bu insanlara bir kere daha ispat edilmiştir.Bununla birlikte Kuran, soru soranların eksik gedik bilgilerine, yalan yanlış tasavvurlarına, yarım yamalak muhakemelerine takılmadan sordukları konuyu ele alır ve onu kıyamete kadar ibret alınacak bir hidayet dersine çevirir. Zaten Kehf suresinin 83. ayeti, “De ki: Size ondan bir zikir okuyacağım.” diye devam etmektedir. Ayette geçen “zikir / zikran /ذِكْرً” kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelime olup akıl, kalp ve dil ile yapılan hatırlama, anma, düşünme ve öğüt gibi manalara gelmektedir. Bu yönüyle bazı ayetlerde geçen “kıssa / kasas /قَصَصُ” veya “haber / nebe / نَبَاُ” kelimelerinden daha kapsamlı ve derindir. Zira Kuran’ın Zülkarneyn hakkında sorulan soruya verdiği cevaplar, geçmişten haber vermek veya bir kıssayı hatırlatmaktan öte, bütün çağlara ibret ve öğüt olacak mesajlar içermektedir.
Evet, Kuran’da geçen kıssaların olmuş bitmiş vakalardan öte, hayatın temel unsurlarını barındıran ve sıkça tekrarlanan gerçek vakaların iz düşümleri olduğu da bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Zülkarneyn’in tarihteki gerçek kimliği ve barbar kavimlere karşı yaptığı set hakkında çok sayıda tarihsel alternatif dile getirilmiştir. Bunların her birisi bir veya birkaç yönüyle Zülkarneyn kıssasında anlatılan profile uygun düşerek bizler için yaşanmış ibret manzaraları ve mukayese ölçüleri oluşturmaktadır. Günümüzde de bu kıssayı çağrıştıran olaylar yaşanmaktadır. Küresel gücü ele geçirmek için doğu-batı ekseninde devam edegelen mücadeleler vardır. Bu mücadelelerin stratejisi olarak fiziki, hukuki, ekonomik, ahlaki bariyerler hala kullanılmaktadır. Hepsinden de önemlisi evrensellik iddiasındaki dev bir medeniyet, göz göre göre benliğin ve nefsaniyetin bataklığına batmaktadır.
“Gerçekten de onların kıssalarında üstün akıllılar için bir ibret vardır. Bu Kur'ân uydurulmuş herhangi bir söz değildir. Lâkin kendisinden önce gelen kitapların tasdiki her şeyin ayrıntılarıyla açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir.” (Yusuf Suresi 111)
1 Bu görüşü savunanlar veya mümkün görenler arasında Ebul Ala Mevdudi, Seyyid Hüseyin Tabatabai, İzzet Derveze, Abul Hasan Ali Nedvi bulunmaktadır.
2 (Uhud’da olduğu gibi her asırda) Eğer size bir yara (ve yenilgi) dokunduysa (sabredin ve ümitsizliğe düşmeyin, zira) o (düşman) kavme de benzeri bir yara (ve hezimet) değmişti. İşte Biz (galibiyet ve hâkimiyet) günlerini (ve dönemlerini) insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği ve gayretlerine göre) böyle çevirip-devredip dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri bilmesi (belirtip ayırıvermesi) ve sizden (bu deneme ve eleme sürecine) şahitler (veya şehitler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Âl-i İmrân:140 - Abdullah-Ahmet Akgül Meali)
KAYNAKÇA:
[25] Âzâd, Ebu'l-Kelâm. Zülkarneyn Kimdir? İz Yayınları, 2004.
[26] "II. Kiros." Vikipedi, 10 Aug. 2006, tr.wikipedia.org/wiki/II._Kiros#CITEREFKuhrt2013.
[27] "Mecûsîlik." TDV İslam Ansiklopedisi, vol. 30, Türkiye Diyanet Vakfı, 2006.
[28] Karaketir, Eray. "Pers Kralı Büyük Kiros’un (MÖ 559-530) Orta Asya Seferleri ve Ölümü." DergiPark, dergipark.org.tr/tr/download/article-file/263677.
[29] "Demir Kapı Sogdiana." Uzbekistan Travel, uzbekistan.travel/tr/o/demir-kapi-sogdiana/.
[30] Herodotus. The Histories. Translated by G. C. Macaulay, Elpenor, https://www.ellopos.net/elpenor/greek-texts/ancient-greece/herodotus/history-1.asp?pg=49. Accessed 1 Feb. 2025.


İlginç bir yaklaşım... Şunu belirtmek gerekir ki bu yazının asıl maksadı sembolik temsillerdir. Çamurhamamı ise bunun için verilmiş bir örnek teşkil etmekte.
YanıtlaSilBi'iznillah ve Allahu A'lem, Kur'ân'ın binler açık kapsından bize kapalı görünen bir kapıyı aralayan bir yazı.
Ellerinize sağlık. Rabbim hayırlara nasib etsin.
Çok farklı bir bakış açısıyla yazılmış bir yazı. Beğendim.
YanıtlaSilBir makale sınırlarına sığmayan bir konuyu bu kadar detaylı ele alıp irdelemek ve Kur'anın katmanlı mesajlarıni ortaya sermek ciddi bir gayret istiyor. Ayetlerin tum yönleriyle ve gecmis izahları da ele alarak irdelennmiş olması bütüncül bir persfektif sunuyor insana. Bu makalenin bir blog sayfasında kalmamasi dileğiyle.
YanıtlaSil